DOLAR
Alış: 49.66
Satış: 49.86
EURO
Alış: 55.38
Satış: 55.60
GBP
Alış: 66.04
Satış: 66.53
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
16.10.2026
3988 Görüntüleme
83 Yaşındaki Dedemin Huzurevinden Yaptığı Gece Aramasının Arkasındaki Gerçek
- “Vasiyetin son sayfasını tekrar oku. Hilmi’nin sana bıraktığı şey ev değil.” Handan halamın gönderdiği mesajı bir kez daha okudum. Ardından sayfayı ışığa tuttum. Arkadaki imza annemin imzasına benziyordu. Altındaki tarihse onun ölümünden dokuz yıl sonraydı. İmzanın hemen üzerinde küçük harflerle “Belgelerin tamamını teslim aldım” yazıyordu. O anda koridordaki ayak sesleri yaklaştı. “İldeniz Bey, bizimle gelmeniz gerekiyor,” dedi gece görevlisi. “Nereye götürüldüğünü bilmediğiniz bir adamın torununu da mı götüreceksiniz?” Adam cevap vermedi. Duvarın köşesindeki güvenlik kamerasının kırmızı ışığı yanıp sönüyordu. Dedemin birkaç gün önce bana neden sürekli tavana baktığını o an anladım. Onun korkusunu yaşlılığa bağlamıştım; oysa çevresinde olup biteni hepimizden önce fark etmişti. Yanındaki kişi kapıya doğru ilerleyince zarfı montumun içine sıkıştırıp yangın merdivenine koştum. Arkadan birinin bağırdığını duydum. Islak basamakları ikişer ikişer indim, servis avlusundan çıkıp arabama ulaştım. Kontak anahtarını çevirirken telefonum çaldı. Handan halamdı. “Beni dinle. Sakın eve gitme.” “Dedem nerede? Sen nereden biliyorsun odada olduğumu?” “Binanın kameralarını izleyen kişi beni aradı. Zarfı bulduğunu söyledi. Dedeni oradan çıkardım ama başka bir yere götürmemiz gerekiyor.” “Bana neden baştan söylemedin?” “Çünkü dedenin kime güveneceğini ben de bilmiyordum. Sabah her şeyi anlatacağım. Şimdi Mudanya’ya gel.” Telefon kapandı. Halamın anlattıklarının ne kadarına inanacağımı bilmiyordum. Yine de ilk işim karakola uğramak oldu. Dedemin kaybolduğunu, huzurevinde sevk kaydı bulunmadığını anlattım. Zarfın ve mesajların fotoğraflarını görevli polise gösterdim. Başvurum kayda alındı; dedemin bulunduğu yeri öğrenir öğrenmez haber vermem istendi. Sonra Mudanya yoluna çıktım. Yağmur şiddetlenmişti. Fotoğraftaki kapıyı büyütünce arkasında deniz fenerinin soluk ışığını gördüm. Çocukken dedemle yürüdüğümüz eski iskeleye yakın depolardı bunlar. On yedi numara bir ev kapısı değil, yıllardır kilitli duran balıkçı depolarından biriydi. Handan halam beni deponun önünde bekliyordu. Yüzü solgundu, saçları yağmurdan sırılsıklamdı. “Dedem nerede?” “Güvende. Tanıdığımız bir sağlık görevlisiyle devlet hastanesinin aciline götürdüm. Kimliğiyle kayıt açıldı. Doktorlar onu kontrol ediyor.”
- “Öyleyse neden benimle konuşmuyor?” “Telefonunu huzurevinde bırakmak zorunda kaldı. Uyutucu ilaç verilmiş olabileceğinden şüpheleniyoruz. Odasından çıkabilmesi için önce hemşireye kendini iyi hissetmediğini söylemiş. Sağlık görevlisiyle arka kapıda buluştular. Seni aradığında hâlâ içerdeymiş; ben yetişene kadar onu götürmeye çalışacaklarından korkmuş.” Elimdeki anahtarı görünce gözlerini kapattı. “Demek sana bunu gerçekten bırakmış.” “Fotoğrafta dedem bu kapının önündeydi. Onu buraya ne zaman getirdin?” “Daha huzurevine yatmadan iki gün önce. Bana anahtarı gösterdi, fotoğrafını çektirdi. ‘İldeniz sorarsa yolu bulsun’ dedi. Ama sonra bana da güvenmemeye başladı. Haklıydı. Çünkü bazı gerçekleri ondan bile saklamıştım.” “Artık yalan istemiyorum, hala.” Handan başını eğdi. “Yirmi yıl önce o evin satıldığını ben söyledim. Çünkü satış işlemlerini ben takip etmiştim. Babanın ölümünden sonra aileyi ayakta tutmak için uğraşırken yanlış insanlara güvendim. Bana borçları kapatacağımızı söylediler. Meğer imzalattıkları belgeler başka şeylermiş.” “Annem bunu biliyor muydu?” “Öğrendi. Belgelerdeki tutarsızlığı ilk o fark etti. Peşine düşünce de tehdit edildi. Sen küçüktün. Sana zarar vereceklerinden korktuğu için sustu. Ama gördüklerini yazdı, topladığı kanıtları burada sakladı.” Paslı kilit zorlukla döndü. İçeri girdiğimizde rutubet kokusu yüzüme çarptı. Rafların arasında eski bir teneke sandık duruyordu. Sandığın kapağında annemin çocukken çizdiği küçük bir papatya vardı. İçinden tapu kayıtlarının suretleri, tarih sırasına dizilmiş makbuzlar ve bir defter çıktı. Defterin ilk sayfasına annem şu cümleyi yazmıştı: “Bir gün gerçek ortaya çıkarsa, oğlum hiçbirimizin susmasını fedakârlık sanmasın.” Boğazım düğümlendi. Sayfaları çevirdim. Annem, dedemin taş evini satın aldığını söyleyen kişilerin aslında tapu devrini tamamlamadığını öğrenmişti. Ortada yalnızca bir satış vaadi ve sonradan değiştirilmiş belgeler vardı. Taş evin üzerindeki hakları ele geçirmek için yıllar boyunca yeni imzalar toplanmıştı. Defterin orta sayfalarında annemin kendi el yazısıyla tuttuğu bir tarih listesi vardı. Hangi gün kiminle görüştüğünü, kimin hangi belgeyi istediğini tek tek kaydetmişti. Son satırlardan birinde dedemin adının yanına “İmzalamasına izin vermeyin, önce tapudaki kaydı görün” yazmıştı. Bir başka sayfanın kenarına çocukken çizdiğim çarpık bir ev resmi iliştirilmişti. Altında annemin cümlesi vardı: “Oğlum büyüdüğünde bu evin yalnızca bir mülk olmadığını bilsin.” Resme dokunduğumda yıllardır hatırlamadığım sesini, mutfakta bana masal okuyuşunu anımsadım. O ana kadar öfkeden ellerim titriyordu; şimdi ağlamak istiyordum. Defterin arasından daha yeni tarihli bir fotokopi düştü. Annemin ölümünden dokuz yıl sonrasına ait teslim tutanağıydı. Vasiyetin arkasındaki imzanın aynısı burada da vardı. “Ölü bir insanın imzasıyla nasıl belge düzenlerler?” diye sordum. Handan gözlerime bakamadı. “Eski bir evrakından kopyalamışlar. O tutanakla annenin sakladığı dosyanın artık mevcut olmadığını göstermeye çalışmışlar. Deden bunu geçen ay öğrendi.” “Bu imzanın sahte olduğunu dedem nasıl anlamış?” “Annenin eski mektuplarını saklardı. Karşılaştırdı. Bir de ölüm belgesiyle tarih çakışınca şüphe kalmadı. O gün bana ‘Artık evin değil, kızımın sesinin peşindeyim’ dedi. Ama ben yine konuyu kapatmaya çalıştım.” “Peki huzurevi?” “Dedenin merdivenden düşmesi gerçekti. Ama kurumun yöneticisiyle bu evin peşindeki kişilerin bağlantısını bilmiyordum. Yerleşirken önüne konan belgelerin arasında mal varlığı işlemleri için geniş yetki veren bir vekâletname taslağı varmış. Deden son anda bazı sayfaları imzalamayı reddetmiş.” Birden dışarıda otomobil kapısı çarptı. Handan fısıldadı: “Bizi takip etmişler.” Depo kapısında huzurevinde gördüğüm adamlardan biri belirdi. Yanındaki kişi doğrudan sandığa baktı. “Eski evraklar yüzünden kendinizi tehlikeye atmayın,” dedi. “Dosyayı verin, mesele kapansın.” Telefonumun kayıt tuşuna bastım. “Annem öldükten sonra imzasını kullandığınızı biliyoruz.” Adamın yüzü gerildi. “Ne imzası? O işler yıllar önce halledildi.” “Öyleyse neden gece yarısı bizi takip ediyorsunuz?” Yanındaki adam üzerime yürüdü. Sandığı kucaklayıp arka kapıya yöneldim. Handan önüne geçerek onu oyaladı. Dar geçitten sahile fırladım. Ayakkabılarım kaygan taşlarda tutunamıyordu. Bir an dengemi yitirince sandık açıldı, kâğıtlar yağmura saçıldı. Arkamdan koşan adam kolumu yakaladı. “Bırak onları!” diye bağırdı. Tam o sırada Handan yetişti. Yerdeki dosyaları toparlayıp bağırmaya başladı. Sahildeki balıkçılar sesimize koştu. Adam kalabalığı görünce elimi bıraktı. İkisi de otomobile atlayıp uzaklaştı. Titreyen ellerimle polisi aradım. Bu kez hem konumumuzu hem araç plakasını bildirdim. İlk başvurumun kayıt numarasını da söyledim. Handan kendi telefonundaki eski mesajları ve dedemin huzurevinden çıkışını gösteren görüntüleri saklamıştı. Polise hepsini sunacağını, hiçbir şeyi silmeyeceğini söyledi. Depodaki belgelerin, annemin defterinin ve telefon kayıtlarının incelenmesini istedim. Tutanak tutulurken Handan da yıllar önce imzaladığı bütün kâğıtları saklamış olduğunu itiraf etti. Sabaha karşı dedemin yanına gittik. Hastane odasında gözlerini açmış, kapıya bakıyordu. Beni görünce elini uzattı. “Zarfı buldun mu?” “Buldum dede. Anahtarı da. Annemin defterini de.” Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. “Onu koruyamadığımı düşündüm hep.” “Annem neden sana söylememiş?” “Bana söyledi. Ben korktum. Senin de başına bir şey gelir diye sustum. Sonra sustukça iş büyüdü. Korkarak sakladığımız gerçek, sonunda hepimizi esir aldı.” Handan yatağın öbür yanına geçti. “Baba, ben de suçluyum. O satış yalanını yıllarca sürdürdüm.” “Sana o gece telefon açtım,” diye ekledi dedem, “çünkü hâlâ yürüyebildiğime inanmıyorlardı. İlacımı içmiş gibi yaptım. Su bardağında bıraktığım tabletleri gördün mü?” Başımı salladım. İşte o iki beyaz tabletin neden bardağın dibinde kaldığını şimdi anlıyordum. Dedem yaşlıydı, yorgundu, ama söylenenleri anlayamayacak durumda değildi. Birilerinin tam da bunu ispatlamamızı istemediğini düşündüm. Dedem kızına uzun uzun baktı. “Yanlış yaptın. Ama bugün doğruyu söylemeye başladın. Bundan sonrasını da gizlemeden anlatacaksın.” Takip eden haftalarda savcılığa verdiğimiz belgeler incelendi. Huzurevindeki ilaç uygulamaları ve dedemin rızası dışında götürülmeye çalışılması hakkında soruşturma başlatıldı. Tapuyla ilgili sahtecilik iddiaları da ayrı dosyaya alındı. Annemin ölüm tarihinden sonraki imza, dosyanın en önemli delillerinden biri oldu. Taş evin kaydının hâlâ dedemin üzerinde olduğunu öğrendik. Ancak üzerindeki eski sözleşmelerin ve hak iddialarının mahkemede çözülmesi gerekiyordu. Vasiyeti de usulüne uygun biçimde yetkili makamlara teslim ettik. Dedem, bu işlerin sonuçlanmasını beklerken bir daha kimsenin önüne koyduğu kâğıdı okumadan imzalamadı. Birkaç ay sonra, annemin defterinin son sayfasını yeniden açtım. Daha önce yağmur yüzünden birbirine yapışan iki yaprak arasından küçük bir not çıktı. “İldeniz, bu evi bir gün yeniden açarsanız kapısını yalnız kendinize açmayın. Kimsesiz kalan birinin de oturacak sandalyesi olsun.” Dedem yanımda oturuyordu. Notu ona uzattım. Uzun süre konuşmadı. Sonunda gülümsedi. “Annenin istediği miras buymuş,” dedi. Taş evle ilgili hukuki süreç tamamlandığında orayı satmadık. Alt katını mahalledeki yaşlıların buluşabileceği küçük bir okuma odasına dönüştürdük. İlk sandalyeyi dedem pencerenin yanına koydu. Okuma odasının duvarına annemin bir fotoğrafını astık. Fotoğrafta kucağımda eski bir kitapla ona yaslanmıştım. Gelen komşulara hikâyemizin bütün ayrıntılarını anlatmadık; ama yaşlıların imzalayacakları belgeleri okumadan kabul etmemeleri gerektiğini, gerektiğinde yardım isteyebileceklerini anlattık. Handan da her hafta gelip çay demlemeye başladı. Geçmişteki payını inkâr etmedi; soruşturmada bildiklerini anlattı. Açılış günü dedem elimi tuttu. “Ben sana taş duvar bırakmak istemedim,” dedi. “Bir daha kimse korkudan susmasın istedim.” O gece huzurevinden gelen telefonu düşündüm. Dedemin sesindeki korku hâlâ kulaklarımdaydı. Ama artık o sesi yalnızca karanlık bir koridorla hatırlamıyordum. Bazen bir vasiyetin en değerli satırı, kime ne kaldığını değil, geride kalanların nasıl yaşaması gerektiğini anlatır.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


