DOLAR
Alış: 49.66
Satış: 49.86
EURO
Alış: 55.38
Satış: 55.60
GBP
Alış: 66.04
Satış: 66.53
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
14.10.2026
2582 Görüntüleme
Kocamın İhanetinden Kaçıp Dedemin Kulübesine Sığındım: Kutudaki Büyük Sır
- “Dede… Sen ne yaptın böyle?” Yağlı bezin içinden çıkan eski fotoğrafa bakarken bütün bedenim titriyordu. Fotoğrafta kocam Tufan vardı. Yanında, bir yıl boyunca beni aldattığı kadın, Ece duruyordu. Fakat fotoğrafın arkasındaki tarih tam altı yıl öncesini gösteriyordu. Demek ilişkileri yalnızca bir yıl sürmemişti. Fotoğrafın altında pirinç bir anahtar, mühürlü bir zarf ve küçük bir ses kayıt cihazı bulunuyordu. Dedemin mektubunun son sayfasını açtım. “İdil, bu fotoğrafı gördüğünde canın yanacak. Ama gördüklerin, bilmen gerekenlerin başlangıcı. Önce kaydı dinle. Sonra anahtarın üzerindeki numarayı takip et. Ve sakın Tufan’a burada olduğunu söyleme.” Cihazı çalıştırdım. Önce dedemin öksürüğü duyuldu. “Güzel kızım, belki bana kızacaksın. Bildiklerimi neden daha önce anlatmadığımı soracaksın. Çünkü elimde kesin delil olmadan yuvanı yıkmak istemedim. Şimdi beni dikkatle dinle.” Ardından başka bir kayıt başladı. Tufan’ın sesiydi. “Yaşlı adam şüpheleniyor. Tapu işini İdil’e fark ettirmeden bitirmeliyiz.” Bir kadın karşılık verdi: “Merak etme. İmzasını taklit etmek zor değil. İdil zaten sana her konuda güveniyor.” Kadının Ece olduğunu anlamak için ikinci kez dinlemem gerekmiyordu. Kalbim öylesine hızlı çarpıyordu ki kulübenin sessizliğinde duyulacağını sandım. Hangi tapudan söz ediyorlardı? Dedemin bana bırakacak değerli bir şeyi olmadığını biliyordum. Üstelik yıllardır kiralık evlerde yaşamıştık. Zarfı açtım. İçinden dedemin üzerine kayıtlı, ormanın ötesindeki yüz kırk dönümlük araziye ait tapu fotokopileri çıktı. Bir de sararmış gazete kupürü vardı: “Yeni çevre yolu projesi bölgedeki arazilerin değerini artıracak.” Kupürün tarihi üç yıl önceydi. Mektupta dedem şöyle yazmıştı: “Bu topraklar büyükbabamdan kaldı. Çorak sanıldığı için kimse ilgilenmedi. Yol projesi açıklanınca şirketler kapımı çalmaya başladı. Ben satmadım. Sana bırakmak istedim. Ama Tufan’ın araziyi benden habersiz elden çıkarmaya çalıştığını öğrendim.” Aklıma bir şey geldi. Tufan yıllar önce benden vekâletname istemiş, banka işlemleri için gerekli olduğunu söylemişti. Hiç sorgulamadan imzalamıştım. Mektubun devamını okudum: “Bir insanın güvenini çalmak, parasını çalmaktan ağırdır. Anahtar, kasabanın eski emanet kasasına ait. Belgelerin asılları orada. Avukatımın adı Nihat Soylu. Ona güvenebilirsin.”
- Tam o sırada telefonum titredi. Tufan arıyordu. Açmadım. Peş peşe mesajlar geldi. “Neredesin? Konuşmalıyız.” “İdil, saçmalama. Her şeyi açıklayabilirim.” Son mesaj ise kanımı dondurdu: “Dedemin kulübesine gittiysen oradaki eşyalara dokunma.” Bunu nereden biliyordu? Pencereye yürüdüm. Ormanın karanlığında, uzakta iki far belirdi. Araç yavaşça kulübeye çıkan toprak yola sapıyordu. Hemen ışıkları söndürdüm. Kutuyu çantama koyup dedemin yıllar önce gösterdiği arka patikadan çıktım. Çocukken mantar toplamaya gittiğimiz o yol, derenin yanındaki kullanılmayan ormancı barakasına uzanıyordu. Telefonum yeniden çaldı. Bu kez cevap verdim. “İdil, kulübedesin, biliyorum,” dedi Tufan. “Beni mi takip ettin?” “Senin iyiliğin için geldim. Dedenin bıraktığı bazı evraklar var. Yanlış anlarsın diye korkuyorum.” “Altı yıldır Ece’yle tanıştığını da mı yanlış anladım?” Karşı tarafta uzun bir sessizlik oldu. Sonunda, “Bana o kutuyu ver,” dedi. Sesindeki yalvarma kaybolmuştu. Yerine tanımadığım soğuk bir adam gelmişti. Telefonu kapatıp acil yardım hattını aradım. Takip edildiğimi, kendimi güvende hissetmediğimi anlattım. Konumumu paylaştım. Sonra barakada sabahı bekledim. Gün doğarken jandarma ekibiyle kasabaya indim. Tufan kulübeye girmişti ama beni bulamamıştı. İfadem alındıktan sonra avukat Nihat Soylu’nun bürosuna gittim. Altmışlarına yaklaşmış, sakin bakışlı bir adamdı. Adımı duyunca ayağa kalktı. “Rıfat Bey geleceğinizi söylemişti,” dedi. “Dedem bir yıl önce öldü.” “Biliyorum. Ama siz buraya gelmeden önce bana bir emanet bıraktı.” Çekmecesinden küçük bir dosya çıkardı. İçinde noter onaylı vasiyetnamenin örneği, arazi belgeleri ve dedemin geçmişte yaptığı suç duyurusuna ilişkin evraklar vardı. Nihat Bey, “Dedeniz şüphelenince vekâletnamenizin bir kopyasını ele geçirdi. Tufan’ın bununla arazi üzerinde hak iddia etmeye çalıştığını fark etti. Oysa arazi hiçbir zaman Tufan’ın olmadı. Dedeniz de devretmedi,” dedi. “Neden bana söylemediniz?” diye sordum. “Dedeniz anlatmak istedi. Ama siz onun Tufan hakkındaki kaygılarını her seferinde yanlış yorumladınız. Ölümünden sonra da size ulaşmaya çalıştım. Tufan, bütün evrakları kendisinin halledeceğini söyledi. Yine de size resmi bildirim yapılması gerekiyordu. Adresinize giden yazılar geri döndü.” Hatırladım. Tufan geçen yıl postalarımızı kendi iş yerine yönlendirmişti. Gerekçesi apartmandaki posta kutularının güvenli olmamasıydı. Artık hiçbir şey tesadüf görünmüyordu. Nihat Bey belgelerin asıllarını almak için benimle kasabadaki eski bankaya geldi. Anahtar gerçekten de dedemin kiraladığı kasayı açtı. İçeride tapu kayıtları, mektuplar ve eski bir defter vardı. Defterin ilk sayfasına şu cümle yazılmıştı: “İdil’in kendi ayakları üzerinde durabileceği bir gün için.” Sayfaları çevirdim. Dedem, yıllarca yaptığı küçük birikimleri tek tek not etmişti. Son sayfada arazinin satışı için gelen teklifler yazıyordu. Rakamları görünce gözlerime inanamadım. En yüksek teklif on sekiz milyon liraydı. Ama beni asıl sarsan, defterin arasından çıkan ikinci fotoğraf oldu. On yaşındaydım. Dedemle kulübenin önünde gülüyorduk. Arkasına şunu yazmıştı: “Torunumun yüzündeki gülüş, sahip olduğum en değerli servet.” Ağlamaya başladım. Nihat Bey sessizce bekledi. O gün avukatımla gerekli işlemleri başlattık. Vasiyetin ve tapunun durumunu resmen doğrulattık. Benim adıma düzenlenmiş belgelerde sahtecilik yapılmış olabileceği için ayrıca şikâyette bulunduk. Tufan’a da vekâletnamenin iptali konusunda resmi bildirim gönderildi. Akşam telefonum çaldı. Ece’ydi. “Buluşmamız gerekiyor,” dedi telaşla. “Tufan beni de kandırdı.” “Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok.” “Var. Çünkü Rıfat Bey’in ölmeden önce neden hastaneye kaldırıldığını bilmiyorsun.” İçime soğuk bir korku yayıldı. Dedem kalp krizi geçirmişti. Bize söylenen buydu. Ece ertesi sabah avukatın bürosuna geldi. Yüzü solgundu. Yanında telefonundaki mesajların çıktıları vardı. “Tufan bana bekâr olduğunu söylemişti,” diye başladı. “Gerçeği öğrenince ayrıldım. Yıllar sonra tekrar karşıma çıktı. Bu kez bana arazi ortaklığından söz etti. Borçlarım vardı. Kabul ettim.” “Peki dedem?” “Tufan, ölümünden birkaç gün önce onunla tartışmış. Bunu bana kendisi anlattı. Rıfat Bey evrakları vermeyince bağırmış. Sonra yaşlı adam fenalaşmış. Tufan yardım çağırdığını söyledi ama o gece bana gönderdiği mesajda hastaneye gitmediğini yazmış.” Ece gözlerini kaçırdı. “Bunu sakladığım için utanıyorum.” Mesajlar yetkililere teslim edildi. Dedemin ölümüne ilişkin hastane kayıtları yeniden incelendi. Kesinleşmemiş hiçbir şeyi gerçek saymak istemiyordum. Ama Tufan’ın dedemi son günlerinde korkutmuş olabileceği düşüncesi bile içimi parçaladı. Haftalar süren incelemelerin ardından Tufan’ın sahte belgeler hazırlatmaya çalıştığına ilişkin önemli deliller toplandı. Ece de bildiklerini anlattı. Dava süreci başladı. Ben boşanma davası açtım. Tufan son kez karşıma çıktığında, “On yedi yılı böyle silemezsin,” dedi. “Silen ben değilim,” diye karşılık verdim. “Sen o yılların içini yalanlarla boşalttın.” Bir daha onunla yalnız görüşmedim. Aylar sonra arazi için yeni teklifler aldım. Ama hepsini kabul etmek istemedim. Dedemin sevdiği ormanı yok edecek bir projeye imza atmak, bana bıraktığı mirası anlamamak olurdu. Arazinin küçük, yola yakın bölümünü uygun koşullarla değerlendirdim. Kalan ormanlık kısmın korunması için hukuki düzenleme yaptırdım. Elde ettiğim parayla borçlarımı kapattım, kendime küçük bir ev aldım ve kasabada kadınların meslek öğrenebileceği bir atölye açtım. Adını “Rıfat’ın Emaneti” koydum. İlk günlerde atölyeyi açma fikrimden korktum. Hayatım boyunca kararlarımı Tufan’a danışmış, yanlış yaparsam onun beni suçlayacağını düşünmüştüm. Bir marangozla masaları konuşurken bile telefona uzanıp fikrini sormak istedim. Sonra durdum. Bu kez karar benimdi. Dikiş makinelerini seçtim, camları temizlettim, yıllardır kilitli duran depoyu sınıfa dönüştürdüm. Başvuruya gelen ilk kadın, eşinden ayrıldıktan sonra iki çocuğuyla annesinin evine sığınmıştı. “Elimden bir şey gelmiyor,” dedi utanarak. Ona dedemin eski defterini göstermedim; yalnızca bir sandalyeyi işaret ettim. “Burada hepimiz sıfırdan başlıyoruz,” dedim. Ertesi hafta altı kadın daha geldi. Bir ay sonra kendi diktikleri çantaları kasaba pazarında satmaya başladılar. İçlerinden biri ilk kazandığı parayı avucunda tutarken ağladı. Onu izlerken dedemin bana yıllar boyunca vermeye çalıştığı cesaretin başka hayatlara da ulaştığını anladım. Para tükenebilirdi, bir ev yıkılabilirdi, insanlar sözlerinden dönebilirdi. Ama bir insana yeniden başlayabileceğini göstermek, kalıcı bir iyilikti. Açılış günü kapıya ilk gelen, yıllar önce dedemle balığa çıkan yaşlı komşumuzdu. Bana paslı bir termos uzattı. “Rıfat bunu tamir etmemi istemişti,” dedi. “Sana vermeye fırsatım olmadı.” Termosun kapağında dedemin el yazısıyla küçücük bir not vardı: “Güzel kızım, yolun uzunsa çayın sıcak olsun. Ama hiçbir yol seni kendinden uzaklaştırmasın.” O gün herkes gittikten sonra yeniden kulübeye döndüm. Sobayı yaktım, dedemin fincanına çay doldurdum ve karşısındaki boş sandalyeye baktım. Kocamın ihanetinden kaçarken buraya sığınmıştım. Oysa dedem bana saklanacak bir yer değil, yeniden yürüyebileceğim bir yol bırakmıştı. “Bir adamı, onsuz da ayakta durabileceğini unutacak kadar çok sevme,” demişti. Artık o sözün anlamını biliyordum. Dedemden kalan asıl servet ne arazinin değeri ne de bankadaki paraydı. Asıl mirası, hayatımı başkasının sevgisine ya da merhametine teslim etmek zorunda olmadığımı hatırlatmaktı. Pencereyi açtım. Çamların arasından sabah ışığı süzülüyordu. İlk kez yalnızlık bana korkutucu gelmedi. Çünkü artık tek başıma kalmış değildim. Kendime kavuşmuştum.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


