DOLAR
Alış: 49.66
Satış: 49.86
EURO
Alış: 55.38
Satış: 55.60
GBP
Alış: 66.04
Satış: 66.53
69 Yaşındaki Hastama 22 Yaşımda Âşık Oldum; Ölümünden Sonra Avukatının Bana Verdiği Emanet Hayatımı Değiştirdi
Ferhunde kameraya bakıyordu.
Gülümsüyordu.
Elinde gerçek bir alyans vardı.
Onu nikâhtan önce bir kuyumcudan çok sade bir model olarak almıştık. Parasını ikimiz de kendi imkânlarımız ölçüsünde karşılamıştık.
Ama Ferhunde’nin küçük bir kutuda sakladığı jelibon yüzük bizim için daha değerliydi.
“Bu fotoğrafta mutlu görünüyordu,” dedim. “Her gün böyle değildi. Ağrıları vardı. Korkuyordu. Bazen benimle tartışıyordu. Ama yaşadığı günlerin kendisine ait olmasını istiyordu.”
Serim fotoğrafa uzun süre baktı.
Sonra yalnızca şunu söyledi:
“Keşke bana da anlatsaydı.”
Ferhunde’nin cevabını bilemezdim.
Bu yüzden onun adına konuşmadım.
Görüşme beklediğim gibi bitmedi.
Koral özür dilemedi.
Benimle tokalaşmadı.
Ama birkaç gün sonra avukatından gelen yazıda, hakkımda bazı kişilere yönelttiği maddi çıkar sağlama suçlamalarını sürdürmeyeceğini bildirdi.
Mirasla ilgili anlaşmazlıklar ise kendi hukuki süreçlerinde devam etti.
Bunların hiçbirine taraf olmadım.
Ferhunde’nin mal varlığıyla ilgili bir talebim yoktu.
Zaten hiçbir zaman olmamıştı.
Serim ise bir hafta sonra beni aradı.
Telefonu açtığımda sesi titriyordu.
“Ulaş, annemin son günlerinde yanında mıydın?”
“Evet.”
“Acı çekti mi?”
Bir an sustum.
Ona her şeyin kolay geçtiğini söyleyebilirdim.
Ama yalan söylemek istemedim.
“Bazı günler çok zorlandı. Doktorlar ağrılarını azaltmak için ellerinden geleni yaptı. Son gününde ise daha sakindi.”
Serim ağlamaya başladı.
“Ben son görüşmemizde onunla tartışmıştım.”
“Biliyorum.”
“Bana seni unutmasını söylemiştim.”
Bunu ilk kez duyuyordum.
“Çok kızdı mı?”
“Üzüldü.”
“Sonra ne dedi?”
Ferhunde’nin o gün söylediklerini hatırladım.
“Bir insanı anlamak zorunda değilsin. Ama ona kulak vermeyi deneyebilirsin.”
Serim uzun süre konuşmadı.
Sonra fısıldadı:
“Annem hep böyleydi.”
O konuşmadan sonra hayatım yavaş yavaş değişmeye başladı.
Okula döndüm.
Ek eğitimleri tamamladım.
Bir dönem gecikmeyle de olsa stajıma devam ettim.
Fakat artık yaşlı insanların bakımında yalnızca fiziksel ihtiyaçların önemli olmadığını daha iyi biliyordum.
Bir insanın ilaç saatini takip edebilir, yemek yemesine yardımcı olabilir, yatağını düzeltebilirdiniz.
Ama bazen en çok ihtiyacı olan şey bunların hiçbirisi değildi.
Bazen yalnızca birinin oturup onu dinlemesini istiyordu.
Ferhunde bunu bana öğretmişti.
Yine de onunla yaşadıklarımızın sıradan bir bakım ilişkisi olmadığını ve başkaları için aynı yolu örnek gösteremeyeceğimi de anlamıştım.
Sevgi, sorumluluğun yerine geçmiyordu.
Tam tersine, bazen insanı daha fazla sorumluluk almaya mecbur bırakıyordu.
Aralık ayında Azmi Bey beni yeniden aradı.
Bu kez sesinde acele yoktu.
“Ulaş, Ferhunde Hanım’ın sana yazdığı mektubu okudun mu?”
Ona kutunun içindeki her şeyi incelediğimi ama mektubu henüz açamadığımı söyledim.
“Niçin?”
“Bilmiyorum. Galiba onu açarsam gerçekten gittiğini kabul edeceğim.”
Avukat kısa bir sessizlikten sonra konuştu.
“Belki de tam tersidir.”
O akşam odamda tek başıma oturdum.
Pencerenin dışında yağmur yağıyordu.
Masamda Ferhunde’nin defteri, yanında da krem renkli zarf vardı.
Zarfı dikkatlice açtım.
İçinden üç sayfalık bir mektup çıktı.
İlk satırda şöyle yazıyordu:
“Sevgili Ulaş, bu mektubu okuyorsan artık yanında değilim. Ama sana anlatmam gereken son bir şey var.”
Kalbim hızlandı.
Mektuba devam ettim.
“Seninle tanıştığım ilk günü hatırlıyor musun? Bana hangi kitabı sevdiğimi sormuştun. Ben de sana bunun önemsiz olduğunu, nasıl olsa kimsenin okumayacağını söylemiştim.”
O günü hatırlıyordum.
Ferhunde’nin odasına yeni görevlendirilmiştim.
Kitaplığında eski romanlar görmüştüm.
Birini elime alınca, kimsenin artık kendisine kitap okumadığını söylemişti.
Mektupta devam ediyordu:
“Sen o gün kitabı açtın ve okumaya başladın. İlk başta bunu görevini iyi yapmak için yaptığını düşündüm. Sonra bir cümlenin anlamını sordun. Benim ne düşündüğümü gerçekten merak ediyordun.”
Gözlerim doldu.
“Uzun yıllardır çevremdeki insanlar bana ne yemem gerektiğini, nerede yaşamam gerektiğini, hangi evrakı imzalamam gerektiğini söylüyordu. Ama ne düşündüğümü soran çok az kişi vardı.”
Sayfayı çevirdim.
“Belki sana yeterince anlatmadım. Gençliğimde öğretmen olmak isterdim. Üniversiteye başlayamadım. Erken evlendim. Çocuklarım oldu. Onları büyütürken kendimle ilgili birçok şeyi erteledim. Hayatımdan pişman değilim ama bazı hayallerimi gerçekleştiremediğim için üzgünüm.”
Bunu bilmiyordum.
Ferhunde bana gençliğinde okumayı sevdiğini anlatmıştı ama öğretmenlik hayalinden hiç bahsetmemişti.
“Seninle kitap okurken o eski hayalime geri döndüm. Sana bir şey öğretmeye çalışırken aslında kendim de yeniden öğreniyordum. Hayatımın son aylarında bana verilen en büyük armağan buydu.”
Mektubun son sayfasına geldiğimde yazısı biraz değişmişti.
Harfler daha büyük ve titrek görünüyordu.
“Ulaş, sana miras bırakmamamın nedenini anlamanı istiyorum. Çocuklarımın miras üzerindeki haklarıyla senin sevgini birbirine karıştırmak istemedim. Senin geleceğine de üzerimdeki malların gölgesinin düşmesini istemedim.”
Bir damla gözyaşı kâğıdın üzerine düştü.
“Herkes sana benimle neden evlendiğini soracak. Belki yıllar sonra sen bile kendi kendine aynı soruyu soracaksın. O zaman sana bir cevap vermek istiyorum.”
Nefesimi tuttum.
“Çünkü biz birbirimizin yalnızlığını anladık. Çünkü ikimiz de dışarıdan göründüğümüzden farklıydık. Çünkü sen benim yaşımı gördün ama beni yalnızca yaşımdan ibaret sanmadın. Ben de senin gençliğini gördüm ama seni çocuk yerine koymadım.”
Mektubun son satırlarına geldiğimde artık gözyaşlarımı silemiyordum.
“Fakat senden bir söz istiyorum. Benimle geçirdiğin günleri hayatının geri kalanına bir borç olarak taşıma. Yeniden gül. Yeniden sev. Kendi yaşındaki insanlarla arkadaşlık kur. Yeni yerler gör. Bir gün başka bir kadına âşık olursan bunun bana ihanet olduğunu düşünme. Ben senin hayatında son durak olmak istemiyorum.”
Son cümleyi okurken sesli ağlamaya başladım.
“Ben yalnızca hayatının bir bölümünde sana eşlik eden ve seni bütün kalbiyle seven bir kadın olmak istedim. Şimdi kitabın kalan sayfalarını sen yaz, sevgilim.”
Mektubu göğsüme bastırdım.
O gece uzun zamandır ilk kez Ferhunde’nin yokluğuna yalnızca öfke ve çaresizlikle bakmadım.
Onu ne kadar sevdiğimi biliyordum.
Ama onun beni sevmesinin, kendimi sonsuza kadar geçmişe kapatmam anlamına gelmediğini de ilk kez anladım.
Ertesi sabah bakım merkezini aradım.
Müdürle görüşmek istediğimi söyledim.
Bir süre sonra randevu verdi.
Ona Ferhunde’nin eski kitaplarından söz ettim. Hayattayken bir bölümünü merkezin ortak kitaplığına bağışladığını biliyordum.
“Bu kitapları kullanarak haftada bir okuma saati düzenleyebilir miyiz?” diye sordum.
Müdür önce düşündü.
Ardından profesyonel görevimden ayrı, gönüllü etkinlikler için belirlenmiş kurallara uymam şartıyla bunun mümkün olabileceğini söyledi.
İlk etkinliğe yalnızca dört kişi katıldı.
Seksen yaşındaki bir emekli terzi, yetmiş altı yaşında eski bir muhasebeci, yıllardır şiir yazan bir kadın ve konuşmayı pek sevmeyen yaşlı bir adam.
Kitabı açmadan önce herkese ne okumak istediğini sordum.
Muhasebeci polisiye roman istedi.
Terzi çocukluğunda okuduğu masalları hatırlamak istediğini söyledi.
Şiir yazan kadın kendi dizelerini getirmişti.
En sessiz olan adam ise uzun süre düşündükten sonra konuştu.
“Ben bir şey okumak istemiyorum. Yalnızca dinleyebilir miyim?”
Gülümsedim.
“Elbette.”
O gün anladım ki Ferhunde’den öğrendiklerimi sürdürmek için onun yerini doldurmaya çalışmam gerekmiyordu.
Yalnızca karşımdaki insanların kendi seslerini bulabilecekleri bir alan açabilirdim.
Haftalar geçtikçe grubumuz büyüdü.
Bazı günler yalnızca kitap okuduk.
Bazı günler eski fotoğraflara baktık.
Bazen de bir cümle üzerine saatlerce konuştuk.
Ferhunde’nin defterindeki özel hatıraları kimseyle paylaşmadım.
Ama bana öğrettiği bir şeyi her toplantıda hatırladım.
Bir insanı dinlemek, onun yerine konuşmak değildir.
Bahar geldiğinde okuldan mezun oldum.
Diplomamı aldığım gün kalabalığın arasında ailemden birkaç kişi vardı.
Serim de gelmişti.
Bunu beklemiyordum.
Törenin sonunda yanıma yaklaştı.
Elinde küçük bir paket tutuyordu.
“Annemin eşyaları arasında buldum,” dedi. “Bunu sana vermek istedim.”
Paketi açtım.
İçinde küçük, şeffaf bir kutu vardı.
Kutunun içinde kurumuş, rengi biraz solmuş bir jelibon yüzük duruyordu.
Bir an nefes alamadım.
Nisan ayında Ferhunde’ye evlenme teklif ettiğim o yüzüktü.
Parmağına takarken gülmüştü.
“Bu kadarını da beklemiyordum,” demişti.
Sonra onu dikkatlice çıkarmış, küçük bir kutuya koymuştu.
Ben kaybolduğunu sanmıştım.
Serim bana baktı.
“Annem bunu mücevherlerinin olduğu kutuda saklamış. Yanında da bir not vardı.”
Kâğıdı uzattı.
Ferhunde’nin el yazısıyla şu cümle yazılmıştı:
“Hayatımda aldığım en ucuz yüzük, bana verilmiş en değerli sözdü.”
Kutuyu iki elimle tuttum.
Serim’in gözleri dolmuştu.
“Annemin seni gerçekten sevdiğini şimdi daha iyi anlıyorum,” dedi.
Başımı kaldırdım.
“Ben de onun sizi sevdiğini biliyorum.”
Serim ağlayarak gülümsedi.
“Keşke bunu birbirimize söylemek için bu kadar geç kalmasaydık.”
Ona sarıldım.
O an Ferhunde’nin ailesiyle aramda yaşanan her şeyin tamamen düzeldiğini düşünmedim.
Koral hâlâ benimle görüşmüyordu.
Kasabada konuşulan bazı söylentiler unutulmamıştı.
Kaybettiğim ayları da geri alamazdım.
Ama artık kendimi herkese kanıtlamaya çalışmıyordum.
Çünkü gerçeği bilen insanların varlığı, herkesin beni haklı bulmasından daha önemliydi.
Mezuniyet töreninden sonra Ferhunde’nin mezarına gittim.
Yanıma çiçekler ve en sevdiğimiz romanı aldım.
Mezar taşının önüne oturdum.
Bir süre sessizce bekledim.
Sonra kitabı açıp birlikte yarım bıraktığımız bölümden okumaya başladım.
Birkaç sayfa sonra durdum.
“Bugün diplomamı aldım,” dedim.
Rüzgâr ağaçların yapraklarını hafifçe hareket ettirdi.
“Sana söz verdiğim gibi devam ediyorum. Bazen zorlanıyorum ama devam ediyorum.”
Cebimden küçük kutuyu çıkardım.
Jelibon yüzük içindeydi.
Kutuyu mezarın üzerine bırakmadım.
Yanımda götürecektim.
Çünkü Ferhunde’nin bana bıraktığı şeyin geçmişte kalmam gereken bir hatıra değil, yaşamaya devam etmem için verilmiş bir cesaret olduğunu artık anlamıştım.
Ayağa kalkarken bir kez daha mezar taşına baktım.
“Senden tek kuruş almadım,” diye fısıldadım. “Ama kimsenin bana veremediği bir şeyi verdin. Kendimi değerli görmeyi öğrettin.”
Aradan aylar geçti.
Şimdi yirmi üç yaşındayım.
Bir sağlık kuruluşunda çalışıyorum. Mesleğimin sınırlarına eskisinden daha fazla dikkat ediyorum. Haftanın bir günü de gönüllü olarak yaşlıların katıldığı kitap buluşmalarına gidiyorum.
Yeni arkadaşlar edindim.
Eskiden insanlarla konuşmaya çekinirdim. Kendimi yaşıtlarımdan farklı hissettiğim için çoğu zaman uzak dururdum.
Artık herkesle aynı olmak zorunda olmadığımı biliyorum.
Bazen biri Ferhunde’yi soruyor.
Nasıl tanıştığımızı, neden evlendiğimizi, aramızdaki yaş farkını anlamakta zorlandığını söylüyor.
Kimseyi bizim yaşadıklarımıza inandırmaya çalışmıyorum.
İlişkimizin alışılmadık olduğunu, zor sorular doğurduğunu ve her yönünün herkes tarafından onaylanmak zorunda olmadığını biliyorum.
Ama iki insanın birlikte geçirdiği günlerin değerini yalnızca dışarıdan bakanların belirleyemeyeceğine de inanıyorum.
Çalışma masamda hâlâ o küçük şeffaf kutu duruyor.
Yanında Ferhunde’nin bana yazdığı mektup var.
Bazen çok yorulduğumda mektubun son sayfasını açıyorum.
“Şimdi kitabın kalan sayfalarını sen yaz, sevgilim.”
Her okuduğumda başka bir anlam buluyorum.
Eskiden sevginin, birinin yanında ne kadar uzun süre kalabildiğinizle ölçüldüğünü sanırdım.
Ferhunde bana bunun her zaman doğru olmadığını öğretti.
Bazen insan birinin hayatına çok geç girer.
Bazen birlikte geçirecek yalnızca birkaç ayınız vardır.
Bazen geleceğe dair kurduğunuz hayaller gerçekleşmeden biter.
Ama o kısa zaman, bütün hayatınız boyunca kendinize nasıl baktığınızı değiştirebilir.
Ferhunde’nin mirasından tek kuruş almadım.
Çocukları servet yüzünden evlendiğimi söylediklerinde bunun benim için ne kadar acı verici olduğunu anlatamam.
Oysa ben onun parasını, evini ya da sahip olduğu eşyaları hiç istememiştim.
Ben onunla bir gün daha aynı masada oturmak, aynı kitabın farklı cümlelerine itiraz etmek, birlikte çay içmek ve bazen hiçbir şey konuşmadan pencereden dışarı bakmak istemiştim.
Bana kalsaydı bütün mirasını verip yalnızca bir sabah daha onun sesini duymayı seçerdim.
Ama hayat böyle bir pazarlık sunmuyor.
Artık bunu kabul ediyorum.
Bugün birisi bana Ferhunde’den geriye ne kaldığını sorarsa, masamın üzerindeki jelibon yüzüğü göstermiyorum.
Banka hesaplarından, vasiyetnamelerden ya da yıllarca süren aile tartışmalarından da söz etmiyorum.
Yalnızca şunu söylüyorum:
“Beni gerçekten dinleyen ilk insandı. Ve sayesinde ben de başkalarını dinlemeyi öğrendim.”
Çünkü bazı insanlar öldüklerinde ardında büyük servetler bırakır.
Bazıları evler, arsalar, mücevherler bırakır.
Ferhunde ise bana bir hayatın değerinin kaç yıl sürdüğünde değil, o yıllarda kime nasıl dokunduğunda saklı olduğunu öğretti.
Ben onunla geçirdiğim zamanı geri alamayacağım.
Ama bana öğrettiklerini yaşatabilirim.
Ve artık biliyorum ki gerçek sevgi, sevdiğiniz insanı sonsuza kadar yanınızda tutmak değil; o insan gittikten sonra bile onun sayesinde daha iyi biri olarak yaşamaya devam edebilmektir.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
