DOLAR
Alış: 49.66
Satış: 49.86
EURO
Alış: 55.38
Satış: 55.60
GBP
Alış: 66.04
Satış: 66.53
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
20.10.2026
5203 Görüntüleme
Hastane Yatağımda Kızım Bütün Paramı Almaya Çalıştı; Yastığımın Altındaki Telefon Çalınca Yüzü Bembeyaz Oldu
- Kızım başını birden yastığıma çevirdi. Önce sesin koridordan geldiğini sandı. Sonra yastığın kenarında beliren küçük ışığı görünce gözleri büyüdü. “Anne, senin başka telefonun mu var?” Elini uzatmasına fırsat vermeden telefonu aldım. Ekranda avukatımın numarası görünüyordu. Aramayı cevaplayıp hoparlörü açtım. “Buyurun, dinliyorum.” “Hanımefendi, biraz önce beni aramışsınız. İyi misiniz?” “İyiyim,” dedim. “Ama konuştuğumuz şey az önce gerçekleşti. Kızım telefonumu aldı. Banka hesabımdan para göndermeye çalıştı.” Kızımın yüzündeki şaşkınlık yerini öfkeye bıraktı. “Anne! Sen ne söylüyorsun? Ben sadece hesabını kontrol ediyordum!” Avukatımın sesi sakindi. “Öncelikle telefonunuzu geri alın. Tartışmaya girmeyin. İşlemin saatini ve gördüğünüz bilgileri hatırladığınız kadarıyla not edin. Hastaneye geliyorum.” Telefonu kapattım. Kızım birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. “Demek bana tuzak kurdun.” “Hayır,” dedim. “Kendimi korudum.” Yastığımın altındaki küçük telefonu altı ay önce almıştım. Tuşlu, basit bir cihazdı. Numarasını yalnızca avukatım ve eski bir öğretmen arkadaşım biliyordu. Kızım telefonumu aldığında, diğer elimle bu cihazın hızlı arama tuşuna basıp avukatımı bir kez çaldırmıştım. Geri aradığında ne söyleyeceğimi düşünmeye bile gerek kalmamıştı. “Telefonumu ver,” dedim. Kızım çantasını göğsüne bastırdı. “Şimdi de beni hırsız mı ilan edeceksin?” “Önce telefonumu istiyorum.” “Ben senin kızınım!” “Biliyorum. En çok da buna üzülüyorum.” Kapıya doğru yürüdüm diyemem. O gün hâlâ yataktan tek başıma kalkabilecek kadar güçlü değildim. Bunun yerine yatağımın yanındaki çağrı düğmesine bastım. Hemşire geldiğinde kızım telefonu çantasından çıkarıp komodinin üzerine bıraktı. “Annem yanlış anladı,” dedi hemen. “Biraz sinirli bugün.” Hemşire bana döndü. “Nevin Hanım, bir şeye ihtiyacınız var mı?” “Kızımın şimdilik odadan çıkmasını istiyorum. Dinlenmeye ihtiyacım var.” Kızımın itirazına rağmen hemşire ziyaretçi olarak dışarıda beklemesini rica etti. Kapı kapanınca ilk kez derin bir nefes alabildim. Telefonuma uzandım. Ekranı kilitliydi. Bankacılık uygulamasına dokunmadım. Avukatımın söylediği gibi bir kâğıda saati, kızımın yaptığı hareketleri ve ekranda seçebildiğim tutarı yazdım. Bir milyon yüz yetmiş beş bin lira. Yıllarımı verdiğim birikimin neredeyse tamamıydı. Avukatım yaklaşık kırk dakika sonra geldi. Elinde küçük bir dosya vardı. Önce nasıl olduğumu sordu, sonra karşımdaki sandalyeye oturdu. “İşlem gerçekleşmemiş olabilir ama bununla yetinmeyeceğiz,” dedi. “Neden durduğunu biliyorum.” “Evet. Yine de bankanın kayıtlarını incelememiz gerekecek.” Altı ay önce emlakçıdan aldığımız evraklarla başvurduğumuzda, bankanın şubesine bizzat gitmiştim. Kendi talebimle internet ve mobil bankacılıktan para transferi yapma olanağımı kısıtlatmıştım. Günlük alışverişlerim için ayrı bir hesap kullanıyordum. Büyük birikimimin bulunduğu hesaptan başka birine para göndermek istersem şubeye şahsen başvurmam gerekiyordu. Kızım telefonuma girse, bakiyemi görse, hatta alıcı bilgilerini yazsa bile bu kısıtı yalnızca parmak izimle kaldıramayacaktı. Avukatım o gün bana başka bir şey daha söylemişti: “Bir insanın telefonuna erişmek, onun bütün mal varlığı üzerinde karar verme hakkı kazanmak değildir. Ama kötü niyetli biri erişim sağlarsa zarar vermeye çalışabilir. Önlem almak için olayın tekrarlanmasını beklemeyin.” Onu dinlemiştim. Yine de kızımın gerçekten böyle bir şey yapacağını görmek canımı acıtmıştı. “Bugün savcılığa gitmek zorunda mıyım?” diye sordum. “Sağlığınız elvermiyorsa hastaneden ayrılmanıza gerek yok. Önce telefonunuzun ve hesabınızın güvenliğini sağlayalım. Siz taburcu olduğunuzda belgelerimizi tamamlarız. Başvuruyu da sizin kararınızla yaparız.” Bu son cümle beni rahatlattı. Benim kararımla. Son aylarda en az duyduğum söz buydu. Kızım herkesin içinde benim adıma konuşmaya başlamıştı. Apartman görevlisine, “Annem artık bazı şeyleri karıştırıyor,” demişti. Pazardaki tanıdıklara yalnız alışveriş yapmamam gerektiğini anlatmıştı. Bir keresinde elektrik faturamı ödemeyi unuttuğumda bunu haftalarca hatırlatmıştı. Oysa faturayı unutmuş değildim. Otomatik ödeme talimatımda teknik bir sorun çıkmıştı. Yetmiş beş yaşında olmam, söylediklerimin önemini azaltmıyordu. Ama kızımın davranışlarından kuşku duyduğum her seferinde kendimi suçlu hissediyordum. Avukatım notlarını tamamladı. “Telefonunuzu, uygulama şifrelerinizi ve kayıtlı cihazlarınızı güvenlik açısından gözden geçirelim. Bankayla sizin onayınızla görüşebiliriz.” Başımı salladım. “Bir şeyi daha öğrenmek istiyorum. Kızım o parayı nereye göndermeye çalışıyordu?” “Bunu banka kayıtları ve diğer deliller üzerinden araştıracağız.” O gece fazla uyuyamadım. Sabaha karşı kızımın çocukluğunu düşündüm. Okula ilk başladığı günü, ateşlendiğinde sabaha kadar başında beklediğim geceleri, üniversiteyi kazandığında sevinçten ağlayışını… Bir insanın çocuğunu sevmesiyle ona güvenebilmesi aynı şey değilmiş. Bunu yetmiş beş yaşımda öğreniyordum. Üç gün sonra taburcu oldum. Doktorum enfeksiyonun tedaviye yanıt verdiğini, ancak bir süre dinlenmem ve kontrole gelmem gerektiğini söyledi. Hastanede bulunduğum süre boyunca karar verme yetimi ortadan kaldıran bir durum olmamıştı. Sorulara açık cevaplar veriyor, tedavimle ilgili açıklamaları anlayabiliyordum. Kızım beni almaya gelmek istedi. Kabul etmedim. Eski öğretmen arkadaşım taksiyle geldi. Evimin kapısını açarken anahtarın hâlâ kendi cebimde olduğunu hissetmek bile bana iyi geldi. Ertesi sabah avukatımla bankaya gittik. Şube görevlisine kimliğimi gösterip hesaplarımı kontrol ettirdim. Birikimim yerindeydi. Para çıkışı olmamıştı. Bankadan, o gün reddedilen işlemle ilgili erişebilecekleri bilgilerin yazılı olarak değerlendirilmesini istedik. Görevli, ayrıntılı güvenlik kayıtlarının yetkili mercilerin talebiyle incelenebileceğini açıkladı. Avukatım gerekli başvuruları hazırladı. Kendim için bir hesap hareketi dökümü aldım. Telefonumun ve bankacılık uygulamamın güvenlik ayarlarını yeniledim. Cihaz erişimlerini kontrol ettirdim, uygulama şifremi değiştirdim. Ardından evdeki dosyalarımı çıkardım. Emlakçıdan aldığımız belgelerle son altı ayın hesap hareketleri yan yana gelince kızımın davranışlarının yalnızca bir hastane gününe ait olmadığı anlaşılmaya başladı. İlk dikkatimi çeken şey, eski bir banka hareketiydi. Dokuz ay önce kızım benden otuz beş bin lira istemişti. Kendi işini kurarken malzeme almak zorunda olduğunu söylemişti. Yardım etmiştim. İki ay sonra elli bin lira daha istemişti. Bu kez iş yerinin kirasını ödeyemediğini anlatmıştı. O para da hesabımdan çıkmıştı. Bunları hatırlıyordum. Kendi isteğimle göndermiştim. Fakat üçüncü hareket farklıydı. Bir sabah hesabımdan on iki bin liralık nakit çekilmişti. İşlem, hastane kontrolüm için kızımın beni evden aldığı gün yapılmıştı. Kartımı o sabah çantamda bulamadığımı hatırladım. Kızım, “Ben güvenli bir yere koydum,” demişti. O akşam geri vermişti. Bankaya yaptığımız başvuruda işlemin kart ve şifre kullanılarak yapıldığını öğrendik. Parayı kimin çektiğine ilişkin kayıtların soruşturmada istenebileceği söylendi. Bir süre defterime baktım. Kendi isteğimle verdiğim paraları kızımın yüzüne vurmak istemiyordum. Ama iznim olmadan alınmış olabilecek parayı yok saymak da doğru değildi. Avukatım kâğıtları ayrı dosyalara koydu. “Gönüllü yardımlarınızla izinsiz işlemleri birbirinden ayıracağız,” dedi. “Her para hareketini aynı şekilde değerlendiremeyiz.” İlk kez biri benimle bu kadar dikkatli konuşuyordu. Beni yalnızca mağdur bir yaşlı kadın olarak değil, kendi mali geçmişini bilen bir insan olarak dinliyordu. Sonra emlakçıdan gelen belgeleri açtık. Ve kızımın aylar önce neden evimi satmak istediğini anlamamı sağlayan ilk somut iz oradaydı. Emlakçının dosyasında benim adıma düzenlenmiş bir satış görüşmesi yetki formu vardı. Altında imzamın taklit edildiğini düşündüğüm bir yazı bulunuyordu. Ancak daha önemli bir belge daha vardı. Bir alıcıyla yapılmış ön görüşmenin ardından hazırlanmış, seksen bin liralık kapora ödemesine ilişkin banka dekontu. Alıcı parayı benim hesabıma değil, kızımın hesabına göndermişti. Emlakçıyla tekrar görüştük. Adam rahatsız görünüyordu. Belgelerin fotokopilerini masasına yaydı. “Kızınız bize sizin evi satmaya karar verdiğinizi söyledi,” dedi. “Sağlığınız nedeniyle görüşmelere katılmak istemediğinizi anlattı.” “Peki benimle neden konuşmadınız?” “Son aşamada sizin de geleceğinizi söyledi. Belgelerde imzanız vardı. Fakat tapuda işlem yapılmadan önce sizinle konuşmak istedim. O yüzden aradım.” “Kapora neden kızımın hesabına yatırıldı?” Emlakçı başını eğdi. “Kızınız, sizin böyle istediğinizi söyledi. Alıcıya da bunu anlattı. Bu konuda yeterince dikkatli davranmadığımı kabul ediyorum.” Alıcı, evin satışı gerçekleşmeyince parasını geri istemişti. Kızım bir kısmını iade etmiş, kalanını daha sonra vereceğini söylemişti. Ben bunların hiçbirini bilmiyordum. Avukatım, alıcının ödeme dekontu ve yazışmalarının soruşturma açısından önemli olabileceğini söyledi. Emlakçı belgelerin elindeki nüshalarını verdi. Alıcının doğrudan bilgi vermesine de yardımcı olabileceğini belirtti. Eve döndüğümüzde uzun süre sessiz oturdum. Kızım yalnızca benim paramı almaya çalışmamıştı. Başka insanlara da benim adıma sözler vermişti. Üstelik bunca zaman evimi satmak istemediğimi çok iyi biliyordu. O akşam kızımı aradım. Telefonu üçüncü çalışta açtı. “Anne, sonunda konuşmak istedin demek.” “Sana soracağım birkaç şey var.” “Yine avukatının öğrettikleri mi?” “Hayır. Bunları annen soruyor.” Sessizlik oldu. “Emlakçıya evimi satmak istediğimi neden söyledin?” “Anne, o mesele kapandı.” “Seksen bin liralık kapora ne oldu?” Bu kez nefes alışını duydum. “Sen nereden biliyorsun?” “Öğrendim. Şimdi senden duymak istiyorum.” Kızım ağlamaya başladı. Bir an telefonu kapatmak istedim. Çünkü ağladığında hâlâ çocukluğundaki yüzünü hatırlıyordum. Fakat sustum. Bir süre sonra konuştu. Kurduğu küçük yemek işletmesi düşündüğünden kötü gitmişti. Başlangıçta birkaç büyük sipariş almış, sonra kira ve malzeme giderlerini karşılayamamıştı. Kredi kartları dolmuş, bankadan aldığı kredinin taksitleri gecikmişti. Bunları bana anlatmıştı ama gerçek tutarları söylememişti. “Ne kadar borcun var?” diye sordum. “Altı yüz kırk bin lira civarında.” İçim daraldı. “Peki benim bir milyon yüz yetmiş beş bin liramı neden göndermeye çalıştın?” “Acil borçları kapatacaktım. Sonra kalanını düzenleyecektim.” “Benim haberim olmadan mı?” “Anne, sen zaten o parayı kullanmıyorsun.” Bu cümle gözyaşlarından daha çok canımı acıttı. “Ben kullanmıyorum diye para sahipsiz mi oluyor?” “Senin her şeyin var. Evin var, maaşın var. Benimse hiçbir şeyim kalmadı.” “Bana gerçeği söyleyebilirdin.” “Söylediğimde de en fazla biraz yardım ediyorsun.” “Çünkü elimdekilerin hepsi senin değil.” Sesini yükseltti. “Ben senin tek çocuğunum! Bir gün o ev de o para da bana kalmayacak mı?” Telefonu bir an kulağımdan uzaklaştırdım. Kendimi toparlamak için bekledim. “Demek benden kalanları almak için ölmemi beklemek istemedin,” dedim. “Öyle söyleme!” “Sen söylediklerinin ne anlama geldiğini düşün.” Kızım uzun süre konuşmadı. Sonunda çok alçak bir sesle sordu: “Beni polise mi vereceksin?” “Ona karar vermeden önce senden son bir şey öğrenmek istiyorum. Emlakçıdaki imzayı kim attı?” Cevap gelmedi. “Kızım, imzayı sen mi attın?”
- Dakikalarca süren sessizliğin ardından konuştu. “Senin imzanı ben attım.” Gözlerimi kapattım. İtirafı duymayı bekliyordum ama hazır değilmişim. “Niye?” “Bir kez evi satmaya karar verirsen bütün borçlardan kurtulabileceğimizi düşündüm. O kâğıt sadece görüşmeleri başlatmak içindi. Zaten sen imza atmadan tapuda satış olmayacaktı.” “Ben hiçbir zaman satmaya karar vermedim.” “Sonra ikna ederim sandım.” “Beni mi, kendini mi?” Yine sustu. Konuşma bittikten sonra telefon elimde kaldı. Kızımın söyledikleri önceki belgelerle uyuşuyordu. Ancak telefonda yapılan bir itirafın kendi başına bütün ayrıntıları kanıtlamayacağını biliyordum. Avukatıma konuşmayı anlattım. Kendisi, yalnızca benim anlatımımla yetinmeyip mevcut belgeleri ve banka kayıtlarını esas almamız gerektiğini söyledi. Birkaç gün sonra kızım bana uzun bir mesaj gönderdi. Emlakçıdaki imzayı benim yerime attığını, borçlar yüzünden korktuğunu, hastanede de parayı iznim olmadan göndermeye kalkıştığını yazmıştı. Mesajı silmedim. Savcılığa suç duyurusunda bulunduğumuz gün ellerim titriyordu. Adliyeye gitmeden önce evimin kapısında bir süre bekledim. İçeride yıllardır aynı yerde duran aile fotoğrafına baktım. Kızım o fotoğrafta yirmili yaşlarındaydı. Mezuniyetinde yan yana gülümsemiştik. Şimdi onun hakkında resmî bir başvuru yapacaktım. Avukatım acele ettirmedi. “Vazgeçmek isterseniz söyleyin,” dedi. “Hayır,” dedim. “Yalnızca zor geliyor.” Başvurumuzda emlakçıdaki sahte imzalı belgeyi, kapora dekontunu, kızımın mesajlarını ve hastanede yaşananları anlattık. Banka işlem kayıtlarının ve gerekli görülen kamera görüntülerinin araştırılmasını talep ettik. Hangi suçların oluştuğunu soruşturma makamlarının değerlendireceğini biliyorduk. Benim görevim yaşadıklarımı ve elimizdeki belgeleri doğru anlatmaktı. Birkaç hafta sonra ifadem alındı. Kızım da ifade vermeye çağrıldı. Bu süreçte akrabalarımızdan telefonlar gelmeye başladı. “Biricik evladını mahkemelere mi düşüreceksin?” “Borç yüzünden insan şaşırır.” “Senin yaşında artık uğraşmaya değer mi?” Bir akşam uzak bir akrabamız, “Nasıl olsa öldüğünde hepsi ona kalacak,” dediğinde daha fazla dayanamadım. “Ben henüz ölmedim,” dedim. “Üstelik sağlığım yerindeyken kendi malımla ne yapacağıma karar vermek istiyorum.” O günden sonra benimle bu konuyu konuşmak isteyenlere aynı cevabı verdim: “Benim yerime karar vermeyin.” Soruşturma ilerledikçe belgeler birbirini tamamladı. Banka kayıtları, hastanede bulunduğum gün mobil uygulamadan yüksek tutarlı transfer girişimi yapıldığını ve güvenlik kısıtı nedeniyle işlemin tamamlanmadığını doğruladı. Başvuruda kullanılan cihazın benim telefonum olduğu anlaşıldı. Bu, işlemi kimin yaptığı sorusunu tek başına çözmüyordu. Ancak kızımın mesajları ve benim anlattıklarım diğer delillerle birlikte değerlendirildi. Emlakçıdaki belgenin aslı incelenmek üzere istendi. İnceleme sonucunda düzenlenen uzman raporunda, söz konusu imzanın benim karşılaştırma imzalarımla uyuşmadığı yönünde bulgular yer aldı. Alıcı da ifade verdi. Kızımın kendisine evi satmak için annesinden izin aldığını söylediğini anlattı. Gönderdiği paranın bir kısmını geri aldığını, kalanını alamadığını belirtti. Böylece mesele yalnızca bir annenin kızından kuşkulanması olmaktan çıkmıştı. Ortada belgeler, para hareketleri ve birbiriyle örtüşen açıklamalar vardı. Soruşturmanın sonunda savcılık, elde edilen delillerle ilgili dava açılmasına karar verdi. Yargılama süreci başladı. Bu kararın kızımın suçluluğunun kesinleşmesi anlamına gelmediğinin farkındaydım. Ama artık kimse bana bütün bunları hayal ettiğimi söyleyemiyordu. Kızımla üç ay boyunca görüşmedim. O süre içinde kendi hayatımı toparlamaya çalıştım. Önce evimin kilidini değiştirdim. Kızımda bulunan yedek anahtarı geri istemek yerine bu yolu seçtim. Tartışma çıkmasını istemiyordum. Banka kartlarımı yeniledim. Hesaplarımı gözden geçirdim. Birikimimin önemli kısmını eskisi gibi güvenlik kısıtlarıyla korumaya devam ettim. Ardından sağlık kontrollerime gittim. Doktorum yürüyüşlere yavaş yavaş başlayabileceğimi söylediğinde ilk yaptığım şey mahalledeki parka gitmek oldu. Eskiden eşimle yürüdüğümüz yoldan geçtim. Bir banka oturdum. Çantamdan küçük defterimi çıkardım. Defterin ilk sayfasında yıllar önce yazdığım bir cümle vardı: “Kendi ayakların üzerinde durabildiğin sürece kimseye yük değilsin.” O cümleyi öğretmenlikten emekli olduğum yıl yazmıştım. Şimdi altına başka bir cümle ekledim: “Yardım istemek güçsüzlük değildir; yardım etme bahanesiyle yönetilmek zorunda olmak da değildir.” O gün eve döndüğümde kendimi uzun zamandır ilk kez rahat hissettim. Dördüncü ayın sonunda kızım kapımı çaldı. Kapıyı açtığımda yüzü yorgundu. Eskiden kullandığı gösterişli çantası yoktu. Elinde yalnızca ince bir dosya tutuyordu. “İçeri girebilir miyim?” Bir süre düşündüm. Sonra kapıyı açtım. Salonda karşılıklı oturduk. “Anne, senden para istemeye gelmedim,” dedi. Cevap vermedim. İnce dosyayı masaya koydu. “Bunlar iş yerini kapatırken yaptığım hesaplar. Bazı eşyaları sattım. Bir işe girdim. Alıcıya kalan kapora borcumu taksitle ödemek için görüşüyorum. Bir kısmını da ödedim.” Kâğıtlara baktım. Borcunu ödemesi gereken kişilere karşı yükümlülüklerini yerine getirmeye başlamış olması önemliydi. Ama bu, bana yaptıklarını ortadan kaldırmıyordu. “Bunları neden gösteriyorsun?” diye sordum. “Artık bir şeyi saklamadan konuşmak istiyorum.” Başını önüne eğdi. “Çok korktum anne. Borçları ödeyemezsem herkesin bana güleceğini düşündüm. Sonra senin paranı gördüm. Kendime, ‘Zaten annemin ihtiyacı yok,’ dedim. Bir süre sonra buna gerçekten inandım.” “Benim ihtiyacım olup olmadığına neden sen karar verdin?” “Bilmiyorum.” “Biliyorsun. Çünkü beni yaşlandım diye kendi hayatımdan çekilmiş sandın.” Gözleri doldu. “Öyle olduğunu düşünmek istemedim.” “İstemek başka, yapmak başka.” Bana doğru uzandı ama elini tutmadım. “Affet beni,” dedi. “Bunu şimdi söylemem kolay değil.” “Biliyorum.” “Ben senin annenim. Seni sevmekten vazgeçmedim. Fakat sevgim yüzünden kendimi tehlikeye atamam.” “Bir daha hiçbir şeyine dokunmayacağım.” “Bu sözün doğru olup olmadığını zaman gösterecek.” Uzun süre sessiz kaldık. Sonra ona açıkça söyledim: “Evim benim evim olarak kalacak. Paramın nasıl kullanılacağına ben karar vereceğim. Banka işlerimi sen yürütmeyeceksin. Sağlık sorunlarım olursa ne tür yardıma ihtiyacım olduğunu ben söyleyeceğim. Ve devam eden hukuki sürece müdahale etmeyeceğim.” Başını salladı. “Benden bir şey daha istemeni bekliyorum,” dedim. “Neyi?” “Bir daha benim hakkımda insanlara karar veremediğimi söyleme. Benim gerçekten yardıma ihtiyaç duyduğum bir gün gelirse bunu da konuşuruz. Ama bugün o gün değil.” Kızım ağlayarak başını eğdi. O gün ona sarılmadım. Gitmeden önce kapının yanında durdu. “Anne, bir gün tekrar eskisi gibi olabilir miyiz?” “Eskisi gibi olmak istemiyorum,” dedim. “Eskiden görmediğim şeyler vardı. Bundan sonra doğru olanı kurabilirsek belki yeniden birbirimize güvenmeyi öğreniriz.” Kapıyı yavaşça kapattı. Arkasından uzun süre bakmadım. Aradan bir yıl geçti. Dava henüz kesin olarak sonuçlanmamıştı. Kızımın sorumluluklarını yerine getirip getirmediği de benim için ayrı bir konuydu. Ama olanların nasıl yaşandığına ilişkin gerçekler artık saklanmıyordu. Kızım düzenli bir işte çalışmaya başladı. Alıcıya kalan borcunu ödemeyi sürdürdü. Benimle görüşmek istediğinde önceden aramaya başladı. Bazen birlikte çay içtik. Bazen yalnızca telefonda konuştuk. Aramızdaki mesafe tamamen kapanmadı. Ben de kapanmış gibi davranmadım. Bir gün avukatım bana, “Bütün bunlardan sonra neden evinizi satıp daha küçük bir yere geçmiyorsunuz?” diye sordu. Gülümsedim. “Belki bir gün geçerim. Ama şimdi satarsam sanki kızımın başlattığı işi tamamlıyormuşum gibi hissedeceğim.” “Önemli olan bunu sizin istemeniz.” “Evet,” dedim. “İlk kez bu kadar iyi anlıyorum.” O yaz evimin küçük balkonunu yeniden düzenledim. Eski saksıları değiştirdim. Bir masa ve iki sandalye aldım. Emekli öğretmen arkadaşlarımla haftada bir kitap okumaya başladık. Biriktirdiğim paranın bir bölümünü de kendim için kullandım. Yıllardır ertelediğim gözlük değişimini yaptırdım, evdeki eski kombiyi yeniledim ve kısa bir deniz tatiline çıktım. Kızım dönüşte fotoğraflarımı görünce şaşırdı. “Anne, tek başına mı gittin?” “Arkadaşlarımla gittim.” “Bana söyleseydin seni götürürdüm.” “İhtiyacım olsaydı söylerdim.” Bu kez itiraz etmedi. Yalnızca gülümsedi. Küçük bir konuşmaydı ama benim için çok şey ifade ediyordu. Çünkü ilk kez yardım teklif ediyor, hayatımı yönetmeye çalışmıyordu. Yetmiş altıncı doğum günümde kızım bana pahalı bir hediye getirmedi. Küçük bir saksıda beyaz çiçekler vardı. Masaya bırakırken, “Senin balkonuna yakışır,” dedi. Sonra çantasından katlanmış bir kâğıt çıkardı. “Bunu okumanı istiyorum. Cevap vermek zorunda değilsin.” Mektubunda benden aldığı izinsiz parayı geri ödemek için oluşturduğu bir planı anlatıyordu. Daha önce gönderdiği gönüllü yardımları bu borcun içine katmamıştı. Kendi yaptığı işlemin sorumluluğunu ilk kez açıkça kabul ediyordu. Mektubun sonunda şu cümle vardı: “Ben seni annem olduğun için her şeyini bana vermek zorundaymışsın gibi gördüm. Oysa sen benim annem olmadan önce de kendi hayatı olan bir insandın.” Kâğıdı katladım. Kızım yüzüme baktı. “Bir şey söylemeyecek misin?” “Şimdilik teşekkür ederim,” dedim. “Gerisini söylediklerini yaptıkça konuşuruz.” Biraz üzülmüş görünüyordu. Yine de anlayışla başını salladı. O gün birlikte pasta yedik. Eski fotoğraflara baktık. Çocukluğundan söz ettik. Ama bankamdan, tapumdan, mirasımdan konuşmadık. Buna gerek yoktu. Akşam onu uğurladıktan sonra balkonuma çıktım. Şehrin ışıkları yanmış, karşı apartmanların pencerelerinden yemek kokuları yükselmeye başlamıştı. Masamda küçük, tuşlu yedek telefonum duruyordu. Bir zamanlar o telefonu korkuyla almıştım. Kendi kızımın benden habersiz yapabileceklerinden korktuğum için. Şimdi aynı telefona baktığımda yalnızca korkuyu hatırlamıyordum. Bir insanın, yaşı kaç olursa olsun, kendi sınırlarını çizebileceğini hatırlıyordum. Kocamı kaybetmiştim. Yıllarımı verdiğim mesleğimden emekli olmuştum. Yüzümde çizgiler, saçlarımda beyazlar vardı. Bazı sabahlar dizlerim ağrıyor, bazen gözlüğümü hangi odaya bıraktığımı unutuyordum. Ama bütün bunlar beni kendi hayatımın dışına çıkarmıyordu. Kızımı sevmeye devam edebilirdim. Onun değişmesini umut edebilirdim. Bir gün yeniden güvenebilmek için kapıyı aralık bırakabilirdim. Bunların hiçbiri, geçmişte yaptığı yanlışları yok saymamı gerektirmiyordu. İçeri girip küçük defterimi açtım. Son sayfasına yalnızca bir cümle yazdım: “Çocuğuma bir hayat verdim; ama kendi hayatımı ona teslim etmedim.” Sonra defteri kapattım, balkon kapısını açtım ve çayımı tazeledim. Ertesi sabah pazara gidecektim. Hangi meyveyi alacağıma, ne kadar harcayacağıma, öğleden sonra kiminle görüşeceğime yine kendim karar verecektim. Yetmiş altı yaşındaydım. Ve hayatımın geri kalanını, bir başkasının iznine ihtiyaç duymadan yaşamaya kararlıydım.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


