Bazen Mudanya’nın o meşhur poyrazı camları zorlarken durup düşünüyorum: Martin Eden bugün yaşasaydı, o bitmek bilmeyen yazma iştahını bir blog paneline mi dökerdi, yoksa her şeyi reddedip sadece kağıda mı sarılırdı? Mudanya’nın Sessizliğinde Yazmak konusunu irdelemek istiyorum. Bir Yazara En Çok Ne Lazım? Bu soruları bugün biraz sesli düşüneceğim.
Dokuz Eylül’de İktisat okurken rakamların soğukluğunu, İstanbul Üniversitesi’nde Gazetecilik okurken ise kelimelerin o ölçülemez gücünü gördüm. Bugün Bursa Teknik’te İşletme yüksek lisansı yaparken aslında tek bir şeyin peşindeyim: Denge. Çoğu insan “sessizlik” denince hiçbir sesin olmamasını anlıyor. Yanılıyorlar. Bir yazar için sessizlik, gürültünün yokluğu değil, zihindeki o bitmek bilmeyen “nasıl başaracağım?” sorusunun bir anlığına susmasıdır. Mudanya’nın sahili tam da bu noktada devreye giriyor. Feribotun iskeleye yanaşırken çıkardığı o tok ses, aslında bana hayatın devinimini ama aynı zamanda durmam gereken yeri hatırlatıyor.
Denge demişken, aklıma DEÜ İİBF’nin meşhur kafesi ‘Denge’ geliyor. Belki Emre Aydın’ın orada şarkı bestelediği basit bir kantin… Aklımda bunlar geliyor. Burası soğuk, soğuk odalar diyorum bir yandan 🙂
Çünkü, biz oradayken, sıklıkla bu konu konuşulurdu. Buralarda, Emre Aydın bile acı çekmişti geyiği vardı. Sesimi sevdiğim biri olduğunu da söylemeliyim.
Düşünürken kendime şu soruyu soruyorum: Peki, bir yazara en çok ne lazım? Disiplinli bir yalnızlık mı? Yoksa Emre Aydın gibi acı çekmek mi? Yoksa yaratıcı ekşi başlıklarından biri olan, emre aydın’ı acı çekmesin diye vurmak mı? Nedense bu başlık, arada bir aklıma gelir. Geldiğinde gülerim. DEÜ iktisat denilince de aklıma hep Emre Aydın gelir. Pek tanımadığım bir yakınım gibi severim onu.
1. “Martin Eden” İnadı ve Modern Bir Zırh
Eden, Oakland’ın kirli çamaşırhanelerinde ter dökerken zihninde Spencer’ın felsefesiyle bir zırh örüyordu. Bugünün dünyasında bir yazarın inadı, sadece kağıda kalemle saldırmak değildir; o yazıyı koruyacak bir ekonomik ve dijital kale inşa etmektir.
Mudanya’da denize karşı kurulan o masa, sadece edebi bir fantezinin yeri değil, bir operasyon merkezidir. Yazarın “modern zırhı”, kimseye muhtaç olmadan yazabilmesini sağlayacak olan o finansal bağımsızlıktır. Martin Eden gibi açlıktan bayılmak değil, aksine; sistemin açıklarını bir SEO algoritması gibi çözüp, kazandığı her kuruşu bir sonraki cümlesine kurşun yapmak demektir. Yazmak için yaşamak değil, yazabilmek için hükmetmek.
2. Disiplinli Bir Yalnızlık
Mudanya, yalnız kalmak isteyen biri için bir cennet, yalnızlıktan korkan içinse bir hapishanedir. Martin Eden’in Ruth’u bile anlayamadığı o derin yalnızlığı, yazarın en büyük yakıtıdır. Trilye’nin eski taş sokaklarında yürürken ya da sahilde bir başına martıları izlerken, yazar aslında kaçmıyordur; zihnindeki gürültüyü ayıklıyordur.
Bu yalnızlık, aylaklık değildir. Bu, bir bilgisayar programının hatasız çalışması için gereken o soğuk ve keskin mantık gibi, kelimelerin de birbirine hatasız eklemlenmesi için gereken bir disiplindir. Herkes uykudayken o lambanın yanması, sadece bir çalışma biçimi değil, dünyanın geri kalanına çekilen bir resttir.

yazmak – pandemiden yalnız bir görüntü
3. Bir Filtre Olarak Gündem
Martin Eden, toplumun içine daldığında gördüğü sahtelikleri, kendi filtresinden geçirerek kağıda döktü. Bir yazar için gündem; sadece televizyondaki bir haber ya da radyodaki bir ses değildir. Gündem, yazarın üzerine binen toplumsal basınçtır.
Sabahın ilk ışıklarıyla kulaklığa dolan sesler, dünyada olup biten o bitmek bilmeyen karmaşa, Mudanya’nın sükunetiyle çarpıştığı anda ortaya gerçek edebiyat ortaya çıkıyor. Yazar, hayatın o kaotik akışını dinler, onu analiz eder, parçalarına ayırır ve sonra kendi süzgecinden geçirerek yeniden inşa eder. Gündem, yazarın dış dünyayla olan tek bağını temsil eder ama yazar o bağı, sadece kendi hikayesini beslemek için kullanır. Ben onu yapmaya çalışmıyor muyum? Sahiden, ne olmak istiyordum ben? Yazar değil mi? Yazıyorum işte.