DOLAR
Alış: 49.66
Satış: 49.86
EURO
Alış: 55.38
Satış: 55.60
GBP
Alış: 66.04
Satış: 66.53
ANKARA
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BARTIN
BATMAN
BAYBURT
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
DÜZCE
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
IĞDIR
ISPARTA
İSTANBUL
İZMİR
KAHRAMANMARAŞ
KARABÜK
KARAMAN
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRIKKALE
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KİLİS
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MERSİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
OSMANİYE
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
ŞIRNAK
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YALOVA
YOZGAT
ZONGULDAK
Ana Sayfa
Foto Galeri
18.10.2026
2241 Görüntüleme
69 Yaşındaki Hastama 22 Yaşımda Âşık Oldum; Ölümünden Sonra Avukatının Bana Verdiği Emanet Hayatımı Değiştirdi
- Telefonu kapattıktan sonra neredeyse on dakika boyunca elimde tuttum. Ekran kararmıştı ama ben hâlâ avukatın söylediklerini düşünüyordum. Ferhunde’nin bana bırakabileceği ne vardı? Ölmeden önce son isteğinin, mirasından hiçbir şey almamam olduğunu biliyordum. Hatta bu konuda defalarca konuşmuştuk. Bana bazen şakayla karışık, bazen de son derece ciddi bir ifadeyle aynı şeyi söylerdi. “Sevginin üzerine fiyat etiketi yapıştırmalarına izin vermeyeceğim.” Bu yüzden avukatın telefonunu anlamlandıramıyordum. Ertesi sabah erkenden kalktım. Üzerimde staj döneminde aldığım, dirsekleri hafifçe aşınmış lacivert ceket vardı. Otobüse binip kasabanın merkezindeki eski adliye binasının karşısında bulunan hukuk bürosuna gittim. Kapıyı açan sekreter ismimi duyunca beni hemen içeri aldı. Avukat Azmi Bey, altmışlarına yaklaşmış, kır saçlı, oldukça sakin konuşan bir adamdı. Masasının üzerinde kalın dosyalar vardı. Fakat benim gözüm masanın yanındaki küçük tahta kutuya takıldı. Azmi Bey oturmamı işaret etti. “Öncelikle başınız sağ olsun, Ulaş.” Bu sözleri duyunca boğazım düğümlendi. Cenazeden beri kimse bana böyle bir şey söylememişti. İnsanlar ya yüzüme şüpheyle bakıyor ya da arkamdan konuşuyordu. “Teşekkür ederim,” diyebildim. Avukat gözlüğünü çıkardı. “Ferhunde Hanım sizin buraya geleceğiniz günü çok önceden planlamıştı.” Şaşırdım. “Nasıl yani?” “Temmuz ayında benimle özel bir görüşme yaptı. Bazı eşyalarını henüz hayattayken size devretmek istediğini söyledi. Ancak bunları ölümüne kadar saklamamı istedi.” Masadaki kutuya baktım. “İçinde ne var?” “Üç şey. Bir defter, bir ses kaydı ve size yazılmış bir mektup.” Bir an rahatladım. Demek mesele para değildi. Tam teşekkür edip kutuyu almak üzereydim ki avukat konuşmaya devam etti. “Ancak bunları hemen teslim almanızın önemli bir nedeni var. Ferhunde Hanım’ın çocukları, sizin annenin kararlarını etkilediğinizi iddia ederek hem evliliğinizle hem de bakım sürecinizle ilgili şikâyetlerde bulundu. Yarın eğitim gördüğünüz kurumda bir inceleme toplantısı yapılacak.” Bunu biliyordum. Üç gün önce okuldan yazı gelmişti. Stajım geçici olarak durdurulmuştu. Hakkımdaki iddialar değerlendirilene kadar hasta bakım alanlarında görev yapamayacaktım. “Bu kutunun o toplantıyla ne ilgisi var?” Azmi Bey masanın çekmecesinden bir belge çıkardı. “Çünkü Ferhunde Hanım, sizin hakkınızda böyle suçlamalar yapılacağını tahmin etmiş.” Belgedeki tarihi görünce nefesim kesildi. On sekiz Mart. Ona duygularımı söylediğim haftaydı. Belgenin altında Ferhunde’nin tanıdığım imzası bulunuyordu. Avukat devam etti. “O tarihte sizi doğrudan ilgilendiren bir konuyu benimle görüşmek istedi. Yaş farkınızın ve bakım merkezindeki görevinizin yanlış anlaşılabileceğini biliyordu. Bunun için bağımsız bir hekim değerlendirmesi ve hukuki görüşme talep etti.” Kâğıdı okumaya başladım. Ferhunde, kararlarını kendi iradesiyle verdiğini, mali konularını benimle paylaşmadığını ve yakınlaşmamızın kendisine herhangi bir baskı uygulanmasından kaynaklanmadığını anlatmıştı. Birkaç satır sonra benim de bildiğim bir olaydan söz ediliyordu. Mart ayının sonunda bakım merkezi müdürüne giderek Ferhunde’nin doğrudan bakımından çekilmek istediğimi bildirmiştim. Çünkü ona karşı hissettiklerim değiştikten sonra görevimin sınırlarını korumam gerektiğini anlamıştım. Beni başka bir kata almışlardı. Artık onun ilaçlarına, kişisel bakımına ya da günlük sağlık kararlarına ilişkin hiçbir sorumluluğum yoktu. Görüşmelerimiz mesai dışında gerçekleşiyordu. Ferhunde o günlerde bana kızmıştı. “Beni görmeye gelmek için izin mi alacaksın artık?” diye sormuştu. “İkimizin de kimseye hesap veremeyeceği bir şey yapmasını istemiyorum,” demiştim. Şimdi o konuşmanın ne kadar önemli olduğunu anlıyordum. Azmi Bey dikkatle yüzüme baktı. “Bu belgeler sizin her davranışınızın mesleki açıdan doğru olduğunu otomatik olarak kanıtlamaz. Ancak Ferhunde Hanım’ın karar verme yeterliliği, evliliğe ilişkin iradesi ve o dönemde alınan önlemler hakkında önemli bilgiler içeriyor.” Başımı salladım. “Anlıyorum.” Kutuyu bana doğru itti. “Defteri okuyunca başka şeyleri de anlayacaksınız.” Kapağı kaldırdım. İçinde bordo renkli, köşeleri yıpranmış bir defter duruyordu. Defterin üzerine beyaz bir kâğıt iliştirilmişti. El yazısını hemen tanıdım. “Ulaş’a. Kendini savunmak zorunda kaldığında değil, kendini yeniden bulmak istediğinde aç.” Gözlerim doldu. “Bu cümleyi neden yazmış olabilir?” Azmi Bey bir süre sustu. “Çünkü sizin yalnızca onun için ne hissettiğinizi değil, kendiniz hakkında ne düşündüğünüzü de biliyordu.” Defteri açtım. İlk sayfada bir tarih vardı. On dört ay öncesi. Ferhunde’nin bakım merkezine getirildiği gün. Altında yalnızca şu cümle yazıyordu: “Bugün çocuklarım beni buraya bıraktı. Kapı kapandığında, bir daha kimsenin beni gerçekten dinlemeyeceğini düşündüm.” Sayfayı çevirdim. İkinci sayfada çocuklarından söz ediyordu. Oğlu Koral’ın, yıllarca aile şirketinde çalıştığını fakat babasının ölümünden sonra işlerin bozulduğunu anlatıyordu. Kızının ise annesiyle uzun zamandır mesafeli bir ilişkisi vardı. Ferhunde deftere çocuklarının kendisini neden bakım merkezine yerleştirdiğini de yazmıştı. Düşme tehlikesi, yalnız yaşamanın güçleşmesi ve düzenli sağlık desteği ihtiyacı gerçekti. Ancak onları asıl birbirinden uzaklaştıran şey hastalık değildi. Para yüzünden yıllardır devam eden tartışmalardı. Sayfaların arasında ilerledikçe çocuklarının ziyaretlerini anlattığı bölümlere geldim. İlk ziyaretlerinde, evini satmak için vekâletname imzalamasını istemişlerdi. İkinci ziyaretlerinde ise satıştan elde edilecek paranın aile içindeki bazı borçları kapatmak için kullanılabileceğini söylemişlerdi. Ferhunde ikisini de kabul etmemişti. Gözlerimi kaldırdım. “Ben bunların hiçbirini bilmiyordum.” Azmi Bey başını salladı. “Bilmenizi istemedi. Çocuklarıyla yaşadığı meselelerin ilişkinizi etkilemesinden korkuyordu.” “Evini satmışlar mı?” “Hayır. Daha önce kendilerine verdiği sınırlı yetkinin kapsamını genişletmek istemişlerdi. Ferhunde Hanım kabul etmeyince işlem gerçekleşmedi. Tapu kayıtları ve yazışmalar dosyamızda.” Derin bir nefes aldım. Ferhunde’nin bazı günler neden bu kadar düşünceli olduğunu şimdi anlıyordum. Bazen kitap okurken gözlerini kapatır, uzun süre konuşmazdı. Ben yorulduğunu sanırdım. Oysa aklında bambaşka şeyler varmış. Defteri kapatmak üzereydim ki sayfaların arasında küçük bir fotoğraf gördüm. Bakım merkezinin bahçesinde çekilmişti. Ferhunde tekerlekli sandalyesinde oturuyordu. Yanında ben vardım. İkimiz de gülüyorduk. Fotoğrafın arkasında bir not bulunuyordu. “Hayatımın en beklenmedik mevsimi.” O üç kelimeyi okuyunca kendimi tutamadım. Ağlamaya başladım. Azmi Bey masanın üzerindeki mendil kutusunu bana uzattı. Hiçbir şey söylemedi. Bir süre sonra kendimi toparladım. “Ses kaydında ne var?” Avukat masadan küçük bir bellek aldı. “Onun kendi sesiyle anlattıkları. Kaydın bir bölümünü hukuki olarak kullanılabilmesi amacıyla, bir bölümünü ise yalnızca sizin dinlemeniz için hazırlamış. Hangi kısımların paylaşılmasına izin verdiğini ayrıca belirtmiş.” “Şimdi dinleyebilir miyim?” “Elbette.” Bilgisayarı açtı. Birkaç saniye sonra odada Ferhunde’nin sesi duyuldu. “Bugün yirmi yedi Temmuz. Ben Ferhunde. Bu kaydı kendi isteğimle yapıyorum.” Sesini duyduğum anda kalbim sıkıştı. Sanki yan odadan çıkıp gelecek, yine gözlüğünü burnunun ucuna indirerek bana bakacaktı. “Yaşım altmış dokuz. Hastalığımın ilerlediğini biliyorum. Doktorlarımla konuştum. Önümde ne kadar zaman kaldığını kesin olarak bilmiyorum ama sonsuza kadar yaşamayacağımı kabul ettim.” Kısa bir sessizlik oldu. Ardından devam etti. “Ben Ulaş’ı seviyorum. Bu cümleyi söylerken kimse beni yönlendirmiyor. Onun benim için ne anlam ifade ettiğini çok iyi biliyorum.” Ellerimi birbirine kenetledim. “Aramızdaki yaş farkının insanlara tuhaf geleceğinin farkındayım. Hatta bazen kendime bile tuhaf geliyor. Ama yaşım ilerledi diye duygularımın başkalarının iznine ihtiyaç duyduğunu kabul etmiyorum.” Bir kez daha duraksadı. Sonra hafifçe güldü. “Üstelik bu çocuk çok inatçı. Ona birkaç kez hayatına devam etmesi gerektiğini söyledim. Her seferinde benim de kendi hayatımla ilgili karar verebileceğimi hatırlattı.” Sesindeki o tanıdık neşeyi duymak canımı daha çok acıttı. “Benim paramı istemediğini biliyorum. Çünkü ona vermeyi teklif ettiğim küçük şeyleri bile çoğu zaman kabul etmedi. Onun yanında kendimi borçlu ya da mecbur hissetmedim. Bana acıdığı için de burada değildi.” Ses kaydının sonraki bölümünde çocuklarından söz ediyordu. “Beni buraya getirmelerine kızgın değilim. Evde tek başıma kalmak benim için gerçekten zorlaşmıştı. Ama beni buraya bıraktıktan sonra hayatımla ilgili kararları da bıraktıklarını sandılar. Ben hâlâ buradaydım. Hâlâ düşünebiliyordum. Hâlâ hayır diyebiliyordum.” Derin bir nefes aldı. “Oğlumla kızımın kötü insanlar olduğunu söylemeyeceğim. Onları ben büyüttüm. Hatalarım oldu. Bazen sevgimi göstermeyi beceremedim. Onlar da bana karşılık verirken aynı sertliği öğrendiler. Fakat benim hatalarım, onların bugün bana baskı yapmasını haklı çıkarmaz.” Ardından sesi yumuşadı. “Ulaş’a bıraktığım şey para değil. Zaten bunu istemiyor. Ben ona yalnızca kendi gerçeğimi bırakıyorum.” Kayıt sona erdiğinde odada uzun süre sessizlik oldu. Sonunda avukata döndüm. “Bu kaydı çocukları dinledi mi?” “Hayır. Ancak ilgili bölümlerinin hukuki süreçte kullanılmasına açıkça izin vermiş. Önce siz dinleyin istedi.” “Onlara da dinletmek istiyorum.” Azmi Bey dikkatle karşılık verdi. “Bunu doğru zamanda, uygun koşullarda yapabiliriz. Fakat unutmayın, her şeyi herkese açıklamak zorunda değilsiniz.” O gün bürodan çıktığımda kutuyu göğsüme bastırarak yürüdüm. İlk defa Ferhunde’nin ölümünden sonra bana ait bir şey taşıyordum. Ama bu bir miras değildi. Onun bana güvenerek teslim ettiği son sözlerdi. Ertesi gün okuldaki toplantıya gittim. Karşımda üç kişilik bir inceleme kurulu oturuyordu. Bakım merkezi müdürü de toplantıdaydı. Hakkımdaki şikâyetleri dikkatle dinledim. Koral, yaşlı ve hasta bir kadının duygusal olarak etkilenmiş olabileceğini iddia etmişti. Annesiyle aramdaki ilişkinin görevim sırasında başladığını ve bunun mesleki sınırların ihlali anlamına gelebileceğini söylemişti. Kız kardeşi de evliliğimizin annelerinin gerçek isteğini yansıtmayabileceğini belirtmişti. Bu iddiaları duymak canımı acıttı ama onları tamamen anlamsız bulduğumu söyleyemezdim. Ben yirmi iki yaşında bir bakım öğrencisiydim. Ferhunde ise sağlık desteğine ihtiyaç duyan, benden kırk yedi yaş büyük bir kadındı. İnsanların sorular sorması doğaldı. Kurul başkanı bana dönerek konuştu. “Ulaş, bu ilişkinin mesleki sorumluluklarınızla çatışabileceğini ne zaman fark ettiniz?” “Mart ayında,” dedim. “Duygularımı açıkladıktan hemen sonra yönetime bildirdim. Kendisine bakım vermeyi bıraktım. Başka kata geçtim.” “Bu kararı neden aldınız?” “Çünkü onu seviyor olmam, hastalara karşı sorumluluklarımı ortadan kaldırmıyordu.” Önlerindeki belgeleri incelediler. Azmi Bey’in izne dayalı olarak hazırladığı dosyada görev değişikliği kayıtları, Ferhunde’nin bağımsız değerlendirme belgeleri ve evlilik öncesinde aldığı hukuki danışmanlığa ilişkin bilgiler vardı. Evliliğimizin mayıs ayında, bakım merkezinden izinli olduğum bir dönemde gerçekleştiği de doğrulanmıştı. Nikâhta bulunan iki tarafsız tanığın beyanları dosyadaydı. Ferhunde o gün beyaz bir elbise giymişti. Benimse yalnızca temiz bir gömleğim ve ayakkabılarım vardı. Nikâh memuru evlenmeyi kabul edip etmediğimizi sorduğunda Ferhunde benden önce cevap vermişti. “Hem de bütün kalbimle.” Toplantıda o anı hatırlayınca gözlerim doldu. Kurulun soruları uzun sürdü. Sonunda başkan konuştu. “Bu belgeler ciddi baskı iddialarını destekleyen bir bulgu olmadığını gösteriyor. Ancak bakım alanında çalışan birinin hizmet verdiği kişiyle romantik ilişki geliştirmesi ayrıca değerlendirilmesi gereken bir mesleki sınır meselesidir. Durumu bildirmiş ve görevinizi değiştirmiş olmanız önemli, fakat incelemeyi tamamlamamız gerekiyor.” Bunu kabul ettim. Savunmaya çalıştığım tek şey kendi geleceğim değildi. Ferhunde’nin iradesine de saygı duyulmasını istiyordum. Birkaç hafta sonra verilen kararda, zorlamaya ya da maddi çıkar sağlamaya ilişkin bir bulguya ulaşılamadığı belirtildi. Bununla birlikte staj sürecindeki sınırların yönetimi konusunda ek eğitim almam ve eksik kalan uygulama günlerimi tamamlamam istendi. Mezuniyetim gecikecekti. Ama yeniden devam edebilecektim. O gün ilk kez geleceğimin tamamen kapanmadığını hissettim. Asıl zor olan başka bir şeydi. Ferhunde’nin çocuklarıyla yüzleşmek. Avukat, devam eden hukuki anlaşmazlık nedeniyle tarafsız bir görüşme yapılmasını önerdiğinde önce kabul etmek istemedim. Onlarla konuşacak hiçbir şeyim olmadığını düşünüyordum. Sonra defterdeki bir sayfayı hatırladım. Ferhunde şunları yazmıştı: “İnsan bazen haklı olduğu için değil, bir gün pişman olmamak için konuşmalıdır.” Bu yüzden görüşmeye gittim. Koral karşıma oturduğunda yüzünde belirgin bir öfke vardı. Yanında kız kardeşi Serim bulunuyordu. Koral beni görür görmez konuştu. “Annemin son aylarını senin yüzünden yaşayamadık.” Bu söz içimde bir yere dokundu. Yavaşça cevap verdim. “On dört ay boyunca iki kez ziyaret ettiniz.” Yüzü kızardı. “Bizim de hayatımız vardı.” “Biliyorum. Herkesin hayatı var.” “Sen hiçbir şey bilmiyorsun.” Bir an sustum. Sonra çantamdan Ferhunde’nin defterini çıkardım. “Belki de haklısın. Ben de sizinle ilgili her şeyi bilmiyorum. Ama anneniz burada bazı şeyler yazmış.” Serim’in bakışları değişti. “Annem günlük mü tutuyordu?” “Evet.” Azmi Bey araya girerek Ferhunde’nin defterin belirli bölümlerinin çocuklarıyla paylaşılmasına önceden izin verdiğini açıkladı. Ardından onlara ilgili sayfaların kopyalarını uzattı. Koral önce almak istemedi. Serim ise sessizce okumaya başladı. Bir süre sonra gözlerinden yaşlar süzüldü. “Annem bunları gerçekten yazmış mı?” Başımı salladım. Serim kâğıdın üzerindeki bir satıra parmağını koydu. “Beni her ziyaretinde sarılmasını bekledim. Ama o hep güçlü görünmemi istedi. Belki ben de ona sarılmayı unuttum.” Ferhunde’nin o cümlesini daha önce okumuştum. Ama kızının ağzından duyunca farklı hissettirdi. Koral hâlâ öfkeliydi. “Annemi sevdiğini söyleyerek bütün bunları haklı çıkaramazsın.” “O yüzden burada değilim,” dedim. “Beni sevmenizi ya da haklı bulmanızı istemiyorum. Yalnızca annenizin kendi kararlarını verebilen biri olduğunu kabul etmenizi istiyorum.” Koral sertçe karşılık verdi. “Altmış dokuz yaşında hasta bir kadınla evlenmenin normal olduğunu mu söylüyorsun?” “Hayır. Yaşadıklarımızın herkes için anlaşılır olduğunu söylemiyorum. Ben bile bazen korktum. Ama onun yerine karar vermeye hakkım olmadığını biliyordum.” Serim başını kaldırdı. “Annem gerçekten mutlu muydu?” Bu soruyu beklemiyordum. Bir süre cevap veremedim. Sonunda telefonumdan nikâh günümüzde çekilmiş bir fotoğrafı gösterdim.
- Ferhunde kameraya bakıyordu. Gülümsüyordu. Elinde gerçek bir alyans vardı. Onu nikâhtan önce bir kuyumcudan çok sade bir model olarak almıştık. Parasını ikimiz de kendi imkânlarımız ölçüsünde karşılamıştık. Ama Ferhunde’nin küçük bir kutuda sakladığı jelibon yüzük bizim için daha değerliydi. “Bu fotoğrafta mutlu görünüyordu,” dedim. “Her gün böyle değildi. Ağrıları vardı. Korkuyordu. Bazen benimle tartışıyordu. Ama yaşadığı günlerin kendisine ait olmasını istiyordu.” Serim fotoğrafa uzun süre baktı. Sonra yalnızca şunu söyledi: “Keşke bana da anlatsaydı.” Ferhunde’nin cevabını bilemezdim. Bu yüzden onun adına konuşmadım. Görüşme beklediğim gibi bitmedi. Koral özür dilemedi. Benimle tokalaşmadı. Ama birkaç gün sonra avukatından gelen yazıda, hakkımda bazı kişilere yönelttiği maddi çıkar sağlama suçlamalarını sürdürmeyeceğini bildirdi. Mirasla ilgili anlaşmazlıklar ise kendi hukuki süreçlerinde devam etti. Bunların hiçbirine taraf olmadım. Ferhunde’nin mal varlığıyla ilgili bir talebim yoktu. Zaten hiçbir zaman olmamıştı. Serim ise bir hafta sonra beni aradı. Telefonu açtığımda sesi titriyordu. “Ulaş, annemin son günlerinde yanında mıydın?” “Evet.” “Acı çekti mi?” Bir an sustum. Ona her şeyin kolay geçtiğini söyleyebilirdim. Ama yalan söylemek istemedim. “Bazı günler çok zorlandı. Doktorlar ağrılarını azaltmak için ellerinden geleni yaptı. Son gününde ise daha sakindi.” Serim ağlamaya başladı. “Ben son görüşmemizde onunla tartışmıştım.” “Biliyorum.” “Bana seni unutmasını söylemiştim.” Bunu ilk kez duyuyordum. “Çok kızdı mı?” “Üzüldü.” “Sonra ne dedi?” Ferhunde’nin o gün söylediklerini hatırladım. “Bir insanı anlamak zorunda değilsin. Ama ona kulak vermeyi deneyebilirsin.” Serim uzun süre konuşmadı. Sonra fısıldadı: “Annem hep böyleydi.” O konuşmadan sonra hayatım yavaş yavaş değişmeye başladı. Okula döndüm. Ek eğitimleri tamamladım. Bir dönem gecikmeyle de olsa stajıma devam ettim. Fakat artık yaşlı insanların bakımında yalnızca fiziksel ihtiyaçların önemli olmadığını daha iyi biliyordum. Bir insanın ilaç saatini takip edebilir, yemek yemesine yardımcı olabilir, yatağını düzeltebilirdiniz. Ama bazen en çok ihtiyacı olan şey bunların hiçbirisi değildi. Bazen yalnızca birinin oturup onu dinlemesini istiyordu. Ferhunde bunu bana öğretmişti. Yine de onunla yaşadıklarımızın sıradan bir bakım ilişkisi olmadığını ve başkaları için aynı yolu örnek gösteremeyeceğimi de anlamıştım. Sevgi, sorumluluğun yerine geçmiyordu. Tam tersine, bazen insanı daha fazla sorumluluk almaya mecbur bırakıyordu. Aralık ayında Azmi Bey beni yeniden aradı. Bu kez sesinde acele yoktu. “Ulaş, Ferhunde Hanım’ın sana yazdığı mektubu okudun mu?” Ona kutunun içindeki her şeyi incelediğimi ama mektubu henüz açamadığımı söyledim. “Niçin?” “Bilmiyorum. Galiba onu açarsam gerçekten gittiğini kabul edeceğim.” Avukat kısa bir sessizlikten sonra konuştu. “Belki de tam tersidir.” O akşam odamda tek başıma oturdum. Pencerenin dışında yağmur yağıyordu. Masamda Ferhunde’nin defteri, yanında da krem renkli zarf vardı. Zarfı dikkatlice açtım. İçinden üç sayfalık bir mektup çıktı. İlk satırda şöyle yazıyordu: “Sevgili Ulaş, bu mektubu okuyorsan artık yanında değilim. Ama sana anlatmam gereken son bir şey var.” Kalbim hızlandı. Mektuba devam ettim. “Seninle tanıştığım ilk günü hatırlıyor musun? Bana hangi kitabı sevdiğimi sormuştun. Ben de sana bunun önemsiz olduğunu, nasıl olsa kimsenin okumayacağını söylemiştim.” O günü hatırlıyordum. Ferhunde’nin odasına yeni görevlendirilmiştim. Kitaplığında eski romanlar görmüştüm. Birini elime alınca, kimsenin artık kendisine kitap okumadığını söylemişti. Mektupta devam ediyordu: “Sen o gün kitabı açtın ve okumaya başladın. İlk başta bunu görevini iyi yapmak için yaptığını düşündüm. Sonra bir cümlenin anlamını sordun. Benim ne düşündüğümü gerçekten merak ediyordun.” Gözlerim doldu. “Uzun yıllardır çevremdeki insanlar bana ne yemem gerektiğini, nerede yaşamam gerektiğini, hangi evrakı imzalamam gerektiğini söylüyordu. Ama ne düşündüğümü soran çok az kişi vardı.” Sayfayı çevirdim. “Belki sana yeterince anlatmadım. Gençliğimde öğretmen olmak isterdim. Üniversiteye başlayamadım. Erken evlendim. Çocuklarım oldu. Onları büyütürken kendimle ilgili birçok şeyi erteledim. Hayatımdan pişman değilim ama bazı hayallerimi gerçekleştiremediğim için üzgünüm.” Bunu bilmiyordum. Ferhunde bana gençliğinde okumayı sevdiğini anlatmıştı ama öğretmenlik hayalinden hiç bahsetmemişti. “Seninle kitap okurken o eski hayalime geri döndüm. Sana bir şey öğretmeye çalışırken aslında kendim de yeniden öğreniyordum. Hayatımın son aylarında bana verilen en büyük armağan buydu.” Mektubun son sayfasına geldiğimde yazısı biraz değişmişti. Harfler daha büyük ve titrek görünüyordu. “Ulaş, sana miras bırakmamamın nedenini anlamanı istiyorum. Çocuklarımın miras üzerindeki haklarıyla senin sevgini birbirine karıştırmak istemedim. Senin geleceğine de üzerimdeki malların gölgesinin düşmesini istemedim.” Bir damla gözyaşı kâğıdın üzerine düştü. “Herkes sana benimle neden evlendiğini soracak. Belki yıllar sonra sen bile kendi kendine aynı soruyu soracaksın. O zaman sana bir cevap vermek istiyorum.” Nefesimi tuttum. “Çünkü biz birbirimizin yalnızlığını anladık. Çünkü ikimiz de dışarıdan göründüğümüzden farklıydık. Çünkü sen benim yaşımı gördün ama beni yalnızca yaşımdan ibaret sanmadın. Ben de senin gençliğini gördüm ama seni çocuk yerine koymadım.” Mektubun son satırlarına geldiğimde artık gözyaşlarımı silemiyordum. “Fakat senden bir söz istiyorum. Benimle geçirdiğin günleri hayatının geri kalanına bir borç olarak taşıma. Yeniden gül. Yeniden sev. Kendi yaşındaki insanlarla arkadaşlık kur. Yeni yerler gör. Bir gün başka bir kadına âşık olursan bunun bana ihanet olduğunu düşünme. Ben senin hayatında son durak olmak istemiyorum.” Son cümleyi okurken sesli ağlamaya başladım. “Ben yalnızca hayatının bir bölümünde sana eşlik eden ve seni bütün kalbiyle seven bir kadın olmak istedim. Şimdi kitabın kalan sayfalarını sen yaz, sevgilim.” Mektubu göğsüme bastırdım. O gece uzun zamandır ilk kez Ferhunde’nin yokluğuna yalnızca öfke ve çaresizlikle bakmadım. Onu ne kadar sevdiğimi biliyordum. Ama onun beni sevmesinin, kendimi sonsuza kadar geçmişe kapatmam anlamına gelmediğini de ilk kez anladım. Ertesi sabah bakım merkezini aradım. Müdürle görüşmek istediğimi söyledim. Bir süre sonra randevu verdi. Ona Ferhunde’nin eski kitaplarından söz ettim. Hayattayken bir bölümünü merkezin ortak kitaplığına bağışladığını biliyordum. “Bu kitapları kullanarak haftada bir okuma saati düzenleyebilir miyiz?” diye sordum. Müdür önce düşündü. Ardından profesyonel görevimden ayrı, gönüllü etkinlikler için belirlenmiş kurallara uymam şartıyla bunun mümkün olabileceğini söyledi. İlk etkinliğe yalnızca dört kişi katıldı. Seksen yaşındaki bir emekli terzi, yetmiş altı yaşında eski bir muhasebeci, yıllardır şiir yazan bir kadın ve konuşmayı pek sevmeyen yaşlı bir adam. Kitabı açmadan önce herkese ne okumak istediğini sordum. Muhasebeci polisiye roman istedi. Terzi çocukluğunda okuduğu masalları hatırlamak istediğini söyledi. Şiir yazan kadın kendi dizelerini getirmişti. En sessiz olan adam ise uzun süre düşündükten sonra konuştu. “Ben bir şey okumak istemiyorum. Yalnızca dinleyebilir miyim?” Gülümsedim. “Elbette.” O gün anladım ki Ferhunde’den öğrendiklerimi sürdürmek için onun yerini doldurmaya çalışmam gerekmiyordu. Yalnızca karşımdaki insanların kendi seslerini bulabilecekleri bir alan açabilirdim. Haftalar geçtikçe grubumuz büyüdü. Bazı günler yalnızca kitap okuduk. Bazı günler eski fotoğraflara baktık. Bazen de bir cümle üzerine saatlerce konuştuk. Ferhunde’nin defterindeki özel hatıraları kimseyle paylaşmadım. Ama bana öğrettiği bir şeyi her toplantıda hatırladım. Bir insanı dinlemek, onun yerine konuşmak değildir. Bahar geldiğinde okuldan mezun oldum. Diplomamı aldığım gün kalabalığın arasında ailemden birkaç kişi vardı. Serim de gelmişti. Bunu beklemiyordum. Törenin sonunda yanıma yaklaştı. Elinde küçük bir paket tutuyordu. “Annemin eşyaları arasında buldum,” dedi. “Bunu sana vermek istedim.” Paketi açtım. İçinde küçük, şeffaf bir kutu vardı. Kutunun içinde kurumuş, rengi biraz solmuş bir jelibon yüzük duruyordu. Bir an nefes alamadım. Nisan ayında Ferhunde’ye evlenme teklif ettiğim o yüzüktü. Parmağına takarken gülmüştü. “Bu kadarını da beklemiyordum,” demişti. Sonra onu dikkatlice çıkarmış, küçük bir kutuya koymuştu. Ben kaybolduğunu sanmıştım. Serim bana baktı. “Annem bunu mücevherlerinin olduğu kutuda saklamış. Yanında da bir not vardı.” Kâğıdı uzattı. Ferhunde’nin el yazısıyla şu cümle yazılmıştı: “Hayatımda aldığım en ucuz yüzük, bana verilmiş en değerli sözdü.” Kutuyu iki elimle tuttum. Serim’in gözleri dolmuştu. “Annemin seni gerçekten sevdiğini şimdi daha iyi anlıyorum,” dedi. Başımı kaldırdım. “Ben de onun sizi sevdiğini biliyorum.” Serim ağlayarak gülümsedi. “Keşke bunu birbirimize söylemek için bu kadar geç kalmasaydık.” Ona sarıldım. O an Ferhunde’nin ailesiyle aramda yaşanan her şeyin tamamen düzeldiğini düşünmedim. Koral hâlâ benimle görüşmüyordu. Kasabada konuşulan bazı söylentiler unutulmamıştı. Kaybettiğim ayları da geri alamazdım. Ama artık kendimi herkese kanıtlamaya çalışmıyordum. Çünkü gerçeği bilen insanların varlığı, herkesin beni haklı bulmasından daha önemliydi. Mezuniyet töreninden sonra Ferhunde’nin mezarına gittim. Yanıma çiçekler ve en sevdiğimiz romanı aldım. Mezar taşının önüne oturdum. Bir süre sessizce bekledim. Sonra kitabı açıp birlikte yarım bıraktığımız bölümden okumaya başladım. Birkaç sayfa sonra durdum. “Bugün diplomamı aldım,” dedim. Rüzgâr ağaçların yapraklarını hafifçe hareket ettirdi. “Sana söz verdiğim gibi devam ediyorum. Bazen zorlanıyorum ama devam ediyorum.” Cebimden küçük kutuyu çıkardım. Jelibon yüzük içindeydi. Kutuyu mezarın üzerine bırakmadım. Yanımda götürecektim. Çünkü Ferhunde’nin bana bıraktığı şeyin geçmişte kalmam gereken bir hatıra değil, yaşamaya devam etmem için verilmiş bir cesaret olduğunu artık anlamıştım. Ayağa kalkarken bir kez daha mezar taşına baktım. “Senden tek kuruş almadım,” diye fısıldadım. “Ama kimsenin bana veremediği bir şeyi verdin. Kendimi değerli görmeyi öğrettin.” Aradan aylar geçti. Şimdi yirmi üç yaşındayım. Bir sağlık kuruluşunda çalışıyorum. Mesleğimin sınırlarına eskisinden daha fazla dikkat ediyorum. Haftanın bir günü de gönüllü olarak yaşlıların katıldığı kitap buluşmalarına gidiyorum. Yeni arkadaşlar edindim. Eskiden insanlarla konuşmaya çekinirdim. Kendimi yaşıtlarımdan farklı hissettiğim için çoğu zaman uzak dururdum. Artık herkesle aynı olmak zorunda olmadığımı biliyorum. Bazen biri Ferhunde’yi soruyor. Nasıl tanıştığımızı, neden evlendiğimizi, aramızdaki yaş farkını anlamakta zorlandığını söylüyor. Kimseyi bizim yaşadıklarımıza inandırmaya çalışmıyorum. İlişkimizin alışılmadık olduğunu, zor sorular doğurduğunu ve her yönünün herkes tarafından onaylanmak zorunda olmadığını biliyorum. Ama iki insanın birlikte geçirdiği günlerin değerini yalnızca dışarıdan bakanların belirleyemeyeceğine de inanıyorum. Çalışma masamda hâlâ o küçük şeffaf kutu duruyor. Yanında Ferhunde’nin bana yazdığı mektup var. Bazen çok yorulduğumda mektubun son sayfasını açıyorum. “Şimdi kitabın kalan sayfalarını sen yaz, sevgilim.” Her okuduğumda başka bir anlam buluyorum. Eskiden sevginin, birinin yanında ne kadar uzun süre kalabildiğinizle ölçüldüğünü sanırdım. Ferhunde bana bunun her zaman doğru olmadığını öğretti. Bazen insan birinin hayatına çok geç girer. Bazen birlikte geçirecek yalnızca birkaç ayınız vardır. Bazen geleceğe dair kurduğunuz hayaller gerçekleşmeden biter. Ama o kısa zaman, bütün hayatınız boyunca kendinize nasıl baktığınızı değiştirebilir. Ferhunde’nin mirasından tek kuruş almadım. Çocukları servet yüzünden evlendiğimi söylediklerinde bunun benim için ne kadar acı verici olduğunu anlatamam. Oysa ben onun parasını, evini ya da sahip olduğu eşyaları hiç istememiştim. Ben onunla bir gün daha aynı masada oturmak, aynı kitabın farklı cümlelerine itiraz etmek, birlikte çay içmek ve bazen hiçbir şey konuşmadan pencereden dışarı bakmak istemiştim. Bana kalsaydı bütün mirasını verip yalnızca bir sabah daha onun sesini duymayı seçerdim. Ama hayat böyle bir pazarlık sunmuyor. Artık bunu kabul ediyorum. Bugün birisi bana Ferhunde’den geriye ne kaldığını sorarsa, masamın üzerindeki jelibon yüzüğü göstermiyorum. Banka hesaplarından, vasiyetnamelerden ya da yıllarca süren aile tartışmalarından da söz etmiyorum. Yalnızca şunu söylüyorum: “Beni gerçekten dinleyen ilk insandı. Ve sayesinde ben de başkalarını dinlemeyi öğrendim.” Çünkü bazı insanlar öldüklerinde ardında büyük servetler bırakır. Bazıları evler, arsalar, mücevherler bırakır. Ferhunde ise bana bir hayatın değerinin kaç yıl sürdüğünde değil, o yıllarda kime nasıl dokunduğunda saklı olduğunu öğretti. Ben onunla geçirdiğim zamanı geri alamayacağım. Ama bana öğrettiklerini yaşatabilirim. Ve artık biliyorum ki gerçek sevgi, sevdiğiniz insanı sonsuza kadar yanınızda tutmak değil; o insan gittikten sonra bile onun sayesinde daha iyi biri olarak yaşamaya devam edebilmektir.
Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


